18 Ağustos 2009 Salı
Gizlice Ne Mutlu Türküm Diyene yazıları Siliniyor !
‘Ne mutlu Türküm diyene’ yazısını sildiler
Van’ın Bahçesaray ilçesindeki Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk kimliği vurgusu yapan anlamlı sözünün yerine ’Önce Vatan’ sloganı yazıldı
Fatih Çekirge’nin Hürriyet Gazetesi’ndeki yazısı, Güneydoğu’da bir gerçeği ortaya çıkardı. Sözde Kürt açılımının tartışıldığı şu günlerde ilk açılım dağlarda yapılmış. Van’ın Bahçesaray ilçesi yakınlarında bir tepenin yamacındaki Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün sözü olan “Ne mutlu Türküm diyene” sözü silinmiş. Yerine “Önce Vatan” sloganı yazılmış.
Bir yaşlı anlatıyor
Çekirge’nin yazısından, değişikliğin bölge milletvekilleri ve ileri gelenlerin isteği ile yerine getirildiği anlaşıyor. Yazıda Fatih Çekirge, konuyu Bahçesaray Festivali nedeniyle katıldığı bir yemekte yanında oturan bir yaşlının, kendisine anlattığına yer veriyor. Adını vermediği köylü, Çekirge’ye, “Biliyor musun devlet artık makul... Devlet şefkati geliyor...” diyor. Eliyle dağdaki ’Önce Vatan’yazısını gösterirken yine fısıldıyor: “Bak şu dağdaki yazının yerinde daha önce ” Ne Mutlu Türk’üm diyene “ yazıyordu...” Bu olay sayesinde yaşlının kafasındaki devlet eski özelliklerini (yazıda belirtilmemiş) bir anda kaybediyor. “Makul” oluyor, “devlet şefkati” geliyor. Bu sevindirici ve çok önemli gelişmeyi de ilçesine gelen bir gazeteciyle paylaşmayı bir görev biliyor.
Yazıda, köylünün düşüncesinin bu şekilde değişmesine neden olan tek bir olay anlatılıyor. Dağın yamacındaki “Ne mutlu Türküm diyene” yazısının silinmesi. Yerine de “Önce Vatan” yazılması. Çekirge, yazısında köylünün, bu şekilde sevinip, mutlu olmasına devlet hakkındaki düşüncelerinin değişmesine neden olacak başka ekonomik, sosyal ya da kültürel hiç bir gelişmeden bahsetmiyor. Bir köylünün anlatımına göre: Çekirge gelişmeyi şöyle aktarıyor:
Yanlış anlaşılır
“Bölgenin milletvekilleri, ileri gelenleri devlete demişler ki; ’Kimsenin bu sözle bir sorunu yok. Ama hassasiyetleri biliyorsunuz. Bu hassasiyetler üzerinden yapılan propagandayı biliyorsunuz. Şimdi ben Kürdüm diyen insanların önüne ‘Ne mutlu Türk’üm diye yazarsanız bu yanlış anlaşılır... Bunu kullananlar çıkar.”
Gelişmeyi önemsiyor
Çekirge, gelişmeyi şöyle yorumluyor: “Bu uyarılar makul gelmiş. Ve o dağa ” Önce Vatan “ diye yazılmış...İşte ben bu gelişmeyi önemsiyorum... Elbette ” Ne mutlu Türk’üm Diyene “ yazısı beni rahatsız etmez... Çünkü ben bu sözü, bir Irk’ın böbürlenmesi ya da kendisini diğerlerine üstün görmesi olarak algılamıyorum. Ben bu sözü, bu topraklarda yaşayan insanların kendisini bir millet olarak bu isimle tanımlaması olarak düşünüyorum”
Haber: Salim YAVAŞOĞLU
15 Ağustos 2009 Cumartesi
Türk askerleri yoksa ölümsüz mü
Bir Yunan askeri, Kocatepe’yi Türk jetlerinin yanlışlıkla batırması gibi Rumların da Yunan uçaklarını vurduğunu söyleyip, kendilerini en çok ‘dehşete düşüren’ anılarını da şöyle özetliyor: “Çoğunun tüfeği omzunda, namlusu aşağı bakıyordu. Bilemiyorum subayları Türk askerlerine ne demişti, sanki gezmeye çıkmış gibiydiler. Biri düşüyor arkasından başkası çıkıyordu. Türk askerleri bitmek bilmiyordu.”
KİTAPTAN bir paragraf: “Tamam Türkler, Kocatepe muhribini Yunan muhribi Lesvos sanıp batırdılar. Ancak Kıbrıslı Rumlar da, Lefkoşa Havaalanı’nı korurken, öğle vakti paraşütçüler indirip Kıbrıs üzerinde cirit atan Türk uçaklarını vuracakları yerde, karanlıkta bir güzel Yunan uçaklarını vurdular. İki-üç uçağı yaraladılar, birini de düşürdüler. İçinde A. Bölüğü’nün çocukları (Yunan askerleri) vardı”: Nikos Letsis.. 1974 Kıbrıs olaylarında yeralan Yunan askeri.
Yoksa vurduğumuzu mu zannediyoruz
Atina’da piyasaya yeni sürülen avukat Vasilis Guroyiannis’in 456 sayfalık “Kırmızı ve Yeşil Hat” isimli kitabında, dönemin Kıbrıs’taki Yunan askerlerinin anlattıkları roman şeklinde okuyucuya aktırılıyor. Yunan askeri Letsis’in bir başka anısı da şöyle:
“Geri çekilmemiz emri verildi. Çoğumuz bu emirden habersizdik. Yunan subayları geri çekilmiş, buna karşı askerler hâlâ savaşıyordu. Türkler çok kalabalıktı. Hiçbir desteğe ihtiyaç duymadan üzerimize doğru geliyorlardı. Hatta bazıları silahlarını omuzlarında taşıyordu, namlular aşağı bakıyordu. Bilemiyorum subayları Türk askerlerine ne demişti, sanki gezmeye çıkmış gibiydiler. Yaklaşmalarını bekledik. Ateş açtık. Biri düşüyor arkasından başkası çıkıyordu. Türk askerleri bitmek bilmiyordu. Türk askerleri ya ölümsüzdü ya da bir şeyler içmişlerdi. Hatta bir ara, ya bizim gözlerimiz bozuk da Türk askerlerini vurduğumuzu mu zannediyoruz diye düşündüm”.
Türkler golleri atmıştı
KİTAPTA yeralan bir diğer Yunan askerinin anlattıkları ise şöyle:
“Kıbrıs’ta savaştığımı söylemekten utanıyorum. Eğer bir futbol maçına benzeteceksek, Türkiye ile Yunanistan, Kıbrıs’ta top oynayacaktı. Yunan takımı daha sahaya girmeden Türkler, bütün golleri atmışlardı”.
Bir başka Yunan askerinin anlattıkları: “Bizler Kıbrıs’ta Yunanistan’ın ayıbı idik. Cuntacı sayılıyorduk, Rumlar bizi istemiyorlardı. Sonra pek de anlamadığımız ve beklemediğimiz bir şekilde karşımızda Türkleri bulduk. Bir anda etrafımızda rahatça dolaşan tanklar ve uçaklar gördük”.
Kitapta, “Yordan” isimli bir asker şunları söylüyor: “Ayağıma iki mermi isabet etmişti. Lefkoşa havalanından hastaneye götürülecektim. Az ilerde bir Yunan uçağı duruyordu. Rum askerleri gelip baltalarla uçağı parçalamaya başladılar. Sonradan öğrendiğim kadarıyla, Türkler Girit’ten Kıbrıs’a Yunan uçağı geldiğini kanıtlamasınlar diye tahrip ediliyorlardı”.
http://www.hurriyet.com.tr/dunya/12281346.asp?gid=229
14 Ağustos 2009 Cuma
Sülün Osman Turizmi - Yılmaz ÖZDİL
Oldu...
Marmaris'te.
*
Tam sinekkaydı yani!
*
Esnaf, her şey dahil sistemi nedeniyle "sinek avladığını" söylüyor ama, Muğla Valiliği'nin kurduğu "Alo 179 Turizm Danışma Merkezi"ne yabancı turistlerden bu tür ihbarlar yağıyor.
*
Bodrum'daydım geçen hafta.
Pet şişe su, yerliye 1 lira.
Yabancıya 1 Euro.
Beach clup'ta 5 lira!
*
Ve, Kuşadası'na gelmişken...
Antik Efes Kenti'ndeyim.
Giriş, adam başı 20 lira.
Parayı uzattığınızda, bilet satan görevli diyor ki, "Giriş 20 lira ama, isterseniz 20 liraya Müze Kart alın, bu Müze Kart'la bir sene boyunca istediğiniz her müzeyi bedava gezin."
*
E şahane.
20 lira tek giriş parası ödeyeceğine, aynı paraya Müze Kart alıyorsun, sadece burayı değil, hepsini bedava geziyorsun, bundan iyisi Şam'da kayısı... Türk'sen çıkarıyorsun ehliyeti veya nüfus cüzdanını, yabancıysan pasaportu, evrakları dolduruyorsun, Müze Kart'ı alıyorsun.
*
Tabii evrak mevrak yüzünden bir kişinin Müze Kart alması en az 5 dakika sürüyor, kapıda 100-150 kişilik kuyruk oluşuyor... Zırt diye geçeceğin kapıdan girmen, en az yarım saat sürüyor. Hava 40 derece... Turist ıstakoz gibi oluyor. Olsun... "Bundan sonra hepsi bedava" diye düşünüyor.
*
Aldın Müze Kart'ı, girdin içeri, Efes'i gezdin, Teras Evleri'ne geldin, ki, Efes'in en önemli yeridir, o da ne? Kapıda bilet satış masası var... Çıkardın, gösterdin Müze Kart'ı, "15 lira" diyor kapıdaki görevli... Ne 15 lirası bu? Giriş için... E Müze Kart'ım var... Müze Kart burada geçmiyor! Her müzede geçer demişlerdi bize... Burada geçmiyor, 15 lira, yersen!
*
Çaresiz, çekiyor sineye turist, söylene söylene çıkıyor Efes'ten... Oraya kadar gelmişken, Meryemana Evi'ne gidiyor... Gösteriyor Müze Kart'ını... "Adam başı 2.5 lira" diyor kapıdaki görevli... Ne 2.5 lirası bu? Giriş için... E Müze Kart'ım var... Burada geçmiyor! Her müzede geçer demişlerdi bize... Yersen, yemezsen güle güle!
*
Esnafı böyle.
Kültür Bakanlığı böyle.
Özetle:
Eskiden esnaf marifetiyle soyulduğunu düşünen turist, artık devlet eliyle dolandırıldığını düşünüyor... Alenen "resmi" yalan söyleniyor çünkü.
*
Japonlar uysal, ses çıkarmıyorlar ama, Almanlar, İngilizler hır çıkarıyor, Ruslar küfrediyor, "Daha da gelmem Türkiye'ye" filan diyorlar.
Matkap Ağa - Yılmaz ÖZDİL
Eskisinden yüzde 100 iyiyim.
Bu bana Allah'ın ikramıdır.
Bu memlekette benim gibi
5 erkek ya vardır, ya yoktur...
60'ımdan sonra sekse taktım.
Ben kadın olsam, beni seçerdim."
*
(Bırak kadınları...
Benim bile canım çekti be!)
*
Yaşıtı gençle flört ederken canından olan talihsiz genç kız için, cinayet sanki normalmiş gibi, "Ya davulcuya, ya zurnacıya" diyen bir başbakan yönetiyorsa bu ülkeyi... Reşit olmamış çocukla evlenen 71 yaşındaki adam için, "kadın" olan Aileden Sorumlu Bakan gıkını çıkarmıyorsa... 14 yaşındaki kızı taciz eden 76 yaşındaki adam için, "kadın" olan Milli Eğitim Bakanı tek kelime etmiyorsa... Ana-baba denilen tiplerin izniyle; alan razı, veren razıysa... İşin "ahlaki" boyutunu tartışmak manasızdır.
*
Sorulmayan soru şudur:
"Matkap ağa, genç kızlardan harem kurup, kimseye çaktırmadan, kafasına göre takılmak varken, neden evlendi? Bu işi, nikáh kıymadan gizli gizli yapsaydı, ki yapabilirdi, kimsenin haberi olur muydu? Normalde, işine gelmiyorsa, saati sorsan cevap vermez... Peki neden, gazete gazete, televizyon televizyon gezip, ballandıra ballandıra anlatıyor?"
*
Çünkü.
Bu coğrafyanın...
Bu toprakların hastalığı var onda.
Gösteriş hastalığı.
*
Göstermek istiyor.
*
O nedenle, İngiltere'nin en pahalı şatosunu almıştı matkap ağa... O nedenle, rakibi 44 metrelik yat aldıysa, 45 metrelik yat alır, aynı zihniyetteki bizim işadamları... O nedenle, plajlarda 10 bin dolarlık taşlı mayolar giyer bizim ikoncanlar... O nedenle, parayı bulur bulmaz, gizleyeceğine, 4 çarpı 4 ciplere doluştu bizim türbanlı ikoncanlar... O nedenle, mütevazı yazlıklarda kalırken, göstere göstere, 7 yıldızlı Rixos'larda kalmaya başlarlar... O nedenle, kıçında don yokken, borç harç bulup, teyze kızının düğününde bilezik takma yarışına girer bizim insanımız.
*
Kadın maldır, bu zihniyet için.
Parası var, aldı, gösteriyor.
*
Ve, şimdi sıkı durun.
25 senedir bu memlekette gazetecilik yapan biri olarak, şunu rahatlıkla söyleyebilirim... Sizin mideniz bulanıyor ama, "nüfusun en az yarısı takdir etmiştir" matkap ağayı, "Helal olsun" demiştir için için.
*
"18'lik kız bulduysam, neden evlenmeyeyim, ben salak mıyım?" diyor matkap ağa... Çünkü, elinde güç ve para olmasına rağmen "hukuki olan, ama, ahlaki olmayan" işlerden uzak duran insanlara "salak" gözüyle bakanların ikoncanıdır matkap ağa.
Lig bugün başlıyor takımları tanıyalım - Yılmaz ÖZDİL
Şahsi oynarlar. Kendi kendilerine pas verirler, kendi ortalarına kendileri vururlar. Köşe oldukları için, köşe vuruşlarını severler. Verkaç bilmezler, vurkaç'ı iyi bilirler. Tekmeye kafa uzatmazlar ama, karambolde kıstırırlarsa, kafaya tekme atmaya bayılırlar. 9 kusurlu hareketin 9'unu da yaparlar, elle oynarlar, tabanla girerler, ofsaytta yakalanırlar, Federasyon Başkanı onlardan olduğu için, hep avantaja bırakılır. Ama bi dokun... Anında yere atarlar kendilerini, "penaltı" diye bağırırlar... Sıkışınca topu taca atarlar, "senden çıktı" derler. Buz gibi gol at, saymazlar, "teğet" geçti derler. Altı pastan kazma gibi dışarı vururlar, "goooool" diye tribüne koşarlar. Zaten, tribünlere de eşlerini dostlarını doldururlar, megafondan isimlerini anons ettirip, kendilerine tezahürat yaptırırlar. 10-0 kaybetseler bile, sanki kazanmış gibi, Meksika dalgası yaparlar, kendi kendilerini omuzlara alırlar. Şike yaparlar... İstersen hezimete uğrat, hakemlere kömür-bulgur dağıtarak, 3 puanı toplarlar. İtiraz edeni saha komiserlerine coplatırlar. "Kale mi, top mu" diye yazı tura atılırken, para yanlışlıkla yere düşsün, üstüne plonjon yaparlar. Fikstürü kendileri çeker, sadece kendi stadlarında sahaya çıkar, maç başladıktan sonra kuralları değiştirirler. Mesela, herkes 90 dakika oynarken, bunlar 90 artı van minüt uzatmasıyla oynarlar. Kupa bekleyen taraftarları çöpten marul toplarken; kamplarını Rixos'ta yaparlar. Rakipleri duran toplara bile vuramadığı için, bu seneyi de şampiyon bitirmeleri bekleniyor.
*
Dinamo Altıok...
Ver topu bunlara, değil 90 dakika, 24 saat pas yapsalar, orta sahayı bile geçmeyi başaramazlar. Boş kaleye muz orta gelsin, ıskalarlar. Rövaşata yapmaya kalkarken, kendilerini sakatlarlar. Yanlışlıkla gol atsalar, bu sefer hakeme itiraz ederler, "ofsayttan attık, görmedin" derler. Sonra da "yenildik ama ezilmedik" diye ağlarlar. Frikike "sen vuracaksın, ben vuracağım" diye ceza sahası önünde kavga ederler, küserler. Bu taktik anlayışıyla bu sene de sıra takımı olmaları ve taraftarın kulübü yakması bekleniyor.
*
Sporting Hareket...
Tek santrafor oynuyorlar... Takımın gerisi, yedek kulübesinde oturup, "ne yapacak acaba" diye onu seyrediyor. Ama bu santrafor enteresan... Rakip kalede gol arayacağına, habire kendi kalesinin önünde, stoper mevkiinde duruyor. Beraberliğe razı bir görüntüsü var. Ateşli taraftarına rağmen, iddaa kuponlarının banko sıfırı... Alırsa, Olimpic Lorke derbisinden 3 puan alır, hepsi o.
*
Olimpic Lorke...
Gol yerler, hakemi vururlar. Yenersin, stadı yakarlar. Ofsayt çal, molotof atarlar. Faul ver, soyunma odası koridoruna mayın döşerler. Kırmızı kart göster, UEFA'ya şikáyet ederler. 100 kere filan saha kapatma cezası aldılar... Buna rağmen, Federasyon Başkanı tarafından "fair play ödülü"ne layık görüldüler. Bu sene, olmadı öbür sene, lisansı iptal edilen teknik direktörlerinin affedilmesi ve takımın başına geçmesi bekleniyor.
*
Club Liboj...
Forma aşkları yoktur. Kiralık oynarlar. Siz bakmayın bu sene Takke United'da forma giydiklerine... Sülü'nün kulüp başkanlığı döneminde Sparta Kırat için ter döktüler... Rahmetli, ahirete transfer olana kadar da Real Papatya'da... Parayı kim bastırırsa, onun için top koştururlar. Yedek kaldıklarında, amigoluk yaparlar. Kıvraktırlar... Sadece ayakları oynamaz, başları kıçları da oynar. Bileklerini kessen, "AB" rh negatif akar! Yabancı pasaport taşımalarına rağmen, yabancı kontenjanından sayılmazlar. Ancak, kendi kalelerine gol atmaktan zevk aldıkları ve maç sattıkları için, milli takıma alınmazlar. Yenilseler bile, televizyona çıkıp kendi pozisyonlarını ballandıra ballandıra anlatırlar. Saha karışırsa, "yan bağlarım çekti" filan deyip, yurtdışına tedaviye kaçarlar. Asla jübile yapmazlar... Küme düşseler bile, bir de bakarsın ki, şampiyon takımın otobüsüne binivermişler! Zeki, çevik ama, ahlaksızdırlar. Bu yazıyı bile okuyup, "yarabbi şükür" diyebilirler.
*
Atletico Feto...
Kontratak oynar, rakip teknik direktörün bilgisayarına girer, telefonlarını dinler, taktiği çalar, defansın arkasına sızarlar. Hocaları uzaktan kumandayla yönetir... Takkeyi düzeltirse "hücuma kalkın", ağlarsa "defans yapın" anlamına gelir... Spor basınında adamları vardır, iftira "fetokopi"leri icat eder, "işte şikenin belgesi" diye manşete koydurur. Ligin kilit ekibidir... Bu sene de ligi kilitlemesi, olmadı rakip futbolcuları kelepçeletmesi bekleniyor.
*
Vatandaş İdmanyurdu...
Gelen takıyor, giden takıyor, folluk oldu. Stadı Araplara satıldı. İdman sahası İsraillilere kiralandı. Kulüp icralık... Kramponlarına bile haciz geldi. Formaya bankalar el koydu. Yalınayak, donla oynuyor. Amatör ruhla tekmeye kafa uzattığı için, beyin sarsıntısı geçirdi, "idrak" yolları enfeksiyonu yaşıyor, durumu kavrayamıyor... Küme düşeli 7 sene oldu, hálá Avrupa Kupaları'na katılacağını sanıyor.
*
Son not:
Siz açılımı maçılımı konuşurken, Rize'de stad açılıyor bu hafta... İsmi, Atatürk Stadı'ydı. Yıkıp, alışveriş merkezi yapıyorlar. Yerine, yeni stad diktiler. İsmini ne koyuyorlar? Tayyip Erdoğan Stadı! Hadi cümleten hayırlı maçlar...
DTP'yle buluştu açılımı konuştu... - Yılmaz ÖZDİL
- Töplümsel süreç...
- Bırak şimdi sen süreci müreci! Dan dun gidiyorsun, olmuyor işte... Kafayı kullan, alıştıra alıştıra git.
- Nasıl alıştıra alıştıra?
- Şimdi bak, iyi dinle... Birkaç dönek bul, bir-iki liboş ayarla, ortalık ANAP'lı, DYP'li eski bakan kaynıyor, harmanla onları, biraz yalaka işadamı ekle, iki tutam Alevi serp, koy vitrine.
- "Değiştik" mi diyeyim yani?
- Değiştik de tabii... Ben mesela, AKP'yi değiştirdim, Ak yaptım, çok faydasını gördüm... Sen de DTP'yi değiştir, DPT yap onu... Hem, Anayasa Mahkemesi kapatmaya kalktığında, "Ben Devlet Planlama Teşkilatı'yım, DTP'yle alakam yok" dersin... Hem de, senin adına da uyumlu olur, Kürt'sün ama soyadın Türk, onun gibi... Bi taşla, iki kuş, çaktın köfteyi?
- Köfte mi?
- Açılım yap, açılım, açıl biraz... Mesela Köksal Toptan gibi birini Grup Başkan Vekili yap, vereyim altına trilyonluk arabayı, gezsin, sen de yap bu arada ne yapacaksan... İşi bitince alırsın onu, yerine koyarsın Emine Ayna'yı filan... Acele etme, usul usul, iki ileri bir geri.
- ?????
- Bak bunca yıldır siyaset yapıyorsun, daha bir defa bile camiden çıkarken görmedim seni... Ne namaz kılıyorsun, ne takke takıyorsun... E millet niye oy versin sana canım kardeşim? Hazır önümüz ramazan, söyle Diyarbakır Belediye Başkanı'na, 10-15 bin kişilik iftar çadırı kursun. Bulamazsa, telefon edeyim Kadir abi göndersin... Süryanileri falan çağır. Yanına otur. Poz ver. Nabza göre şerbet pozu... Ama dikkat et, iftar topu attırma, İstanbul'da, Ankara'da iyi gidiyor da, Diyarbakır'da yanlış anlaşılır.
- Çatışma çıktı zannederler!
- Aferin, öğrenmeye başladın bile... Ergenekon'a destek veriyorsun, güzel, Fener'e de omuz ver biraz... Hayır işine gir. Deniz Kandili mi dersin, Kandil Feneri mi, kurdur öyle bi şey, makarna-bulgur dağıt. Ben talimat veririm, Şeş'ten yayınlarız. Kömür işine karışmak yok ama! Dağdan gelip bağdakini kovmaya kalkma.
- Garip gureba da diyeyim mi?
- Fakir fukara da, garip gurebanın patenti benim... Sırrı'nın da kulağını çek, öyle janti janti gezmesin; millet kendi kıçında don olmadığını fark ediyor, olmuyor.
- Uyandırma kerizi diyosun yani!
- Aynen... CHP'nin dolduruşuna gelip, dokunulmazlık işine de bulaşma sakın... Ben sana dokunmayayım, sen bana dokunma... Kürtçesini bilmiyorum ama, İngilizcesi win-win.
- Çözülür mü böylece sorun?
- Oo-hooo! Biz ne sorunlar çözdük böyle... Baksana biz 7 senede nerden nereye geldik, siz 77 senedir arpa boyu yol bile gidemediniz bu kafayla... Bırakın karda dağda dolaşmayı artık, romatizma olacaksınız... Gel sen beni dinle, al çoluğu çocuğu, vereyim benim uçağı, Rixos'ta da villa ayarlayayım, git kafanı dinle. Açılım büfe.
- Açılım büfe mi?
- Amaaan anla işte, dilimiz takıldı bu açılım lafına, açık büfe yani... Gözün gönlün açılır. Okey mi, arayayım mı Fettah'ı?
Derneği fener yediği döner gıkını çıkarırsan polisi döver - Yılmaz ÖZDİL
*
Álemsiniz yani.
*
Görüşleri dinlenmeyen gazeteciler sadece onlar da ondan... Çağırıp dinlediler ki, ne düşünüyorlar öğrensinler.
*
Malum, telefonları dinlenen öbür gazetecilerin görüşleri zaten biliniyor polis teşkilatımız tarafından... E 24 saat dinledikleri gazetecileri, bir de toplantıya çağırıp ekstra dinlemenin manası var mı? Dinle dinle aynı şey... Yanardöner değiliz ki birader, telefonda ne diyorsak, o.
*
Bakın "döner" dedim aklıma geldi... Başbakanımız Rixos'tan döner dönmez, döner yemeye gitti... Babalarının burs verecek arkadaşı olmadığı için döner sermayesi yetersiz olan üniversite öğrencileri de, biz açız, harçları ödeyemiyoruz, siz döner yiyorsunuz diye sitem etti.
*
Yer misin yemez misin!
Kapıdaki polisler girişti çocuklara...
*
Çünkü polis, polis olmaktan çıktı artık; Son Osmanlı Padişahı'nın kapıkulu haline geldi.
*
Ne diyelim...
Bu dünya Sultan Süleyman'a bile kalmadı; keser döner, sap döner, gün gelir hesap döner.
Sarı Basın - Yılmaz ÖZDİL
Hasan Cemal.
Garip isimli Fetocu...
Eşi milletvekili olan hani.
Ruşen Çakır.
Cengiz Çandar filan.
*
Görünen o ki, PKK açılımını
gazetecilere yaptıracaklar...
E hep eleştir eleştir olmaz tabii.
Katkı sağlamak lazım.
*
Kupon verelim mesela...
15 kupona Hakkari.
30 kupona Diyarbakır.
45 kupona Antalya.
90 kupona İstanbul.
Biriktir, gel.
*
Birer de "sarı basın" kartı koyarız ceplerine, Başbakanlık Enformasyon'dan... Kimisi Zaman'da, kimisi The Taraf'ta köşe yazar, "gül" gibi geçinir giderler... Böylece hem "aracı" kullanmamış olurlar, hem de bu arkadaşları okuyoruz okuyoruz ne dediklerini anlamıyoruz, Murat Karayılan'ı anlarız hiç olmazsa... Türkçe'yi bunlardan iyi kullanıyor adam.
*
Ve, sadece yazılı basın da yetmez...
Görsel açılım da şart.
"Kandil'de BBG evi" mesela.
Şeş TV'den yayınlanabilir.
Seyrederiz, hazır 3G de geldi, kısa mesaj atarak en beğendiğimiz teröristi destekleriz.
*
Olmadı, Korolar Çarpışıyor...
Hakurk korosu.
Avaşin Basyan korosu.
Bestler Dereler korosu.
Kazanan, Sezen Aksu'yla düet yapar, Zazaca... Eurovision'a göndeririz.
*
Veya, var mısın yok musun...
Koyarız kutuları Mahmur kampına, yerleşebilecekleri şehirler var her birinde, kiminde Brüksel yazıyor, kiminde Atina, kiminde Viyana... Açtırır, "Var mısın, yok musun?" diye sorar Acun... Yok, kabul etmez, kutusuna giderse, artık ne çıkarsa bahtına.
*
Ya, maç yayınları?
Bi kamera koyar Roj TV.
Bi kamera koyar Diji TV.
Ne olmuş olur birader?
Biji TV.
*
Doldursun iddaa kuponunu, yatırsın Kerkük bayiine, tutturdu gelsin, tutturamadı önümüzdeki maçlara baksın artık.
Açılım - Yılmaz ÖZDİL
ETÖ ne?
Ergenekon terör örgütü.
Silahları yakalanıyor.
Toprağa gömmüşler.
El bombası, lav silahı filan.
Gerçi lav silahları boş ama, olsun.
TRT naklen yayınlıyor.
Devleti yıkmayı, milleti bölmeyi planlayıp, Cumhuriyet mitingleri marifetiyle, halkı isyana teşvik etmeye kalkışmışlar. Pijamalarıyla enselendiler. Bazılarının evinde Nutuk ele geçirildi.
*
Ne yapıldı?
Tıkılım.
*
Hepsi içeri tıkıldı.
*
PKK ne?
Terör örgütü.
Silahları var; ellerinde.
25 senedir devleti yıkmaya, milleti bölmeye çalışıyorlar, halkı isyana teşvik ediyorlar, 8 bin 384'ü şehit, 40 küsur bin kişinin ölümüne sebep oldular.
*
Ne yapılıyor?
Açılım.
*
Terör örgütü olup olmadıkları henüz mahkeme kararıyla tescillenmemiş bilim adamı, gazeteci, siyasetçi ve emekli generallere, henüz işlemedikleri ama, işleyecekleri iddia edilen suçlar dolayısıyla, 6 bin sayfa iddianame yazılıp, 8'er defa müebbet, 200'er yıl hapis istenirken... Yandaş medyada linç çığlıkları atılırken... Terör örgütü oldukları Obama tarafından bile tescillenmiş cinayet şebekesine, dağdan inip siyasete atılsınlar diye af çıkarılması... Yandaş medyada alkışlanması, ne kadar demokratik di mi?
*
Mustafa Balbay mesela...
Ne yapmış?
Karargáha gidip, albayla konuşup, not tutmuş diye içerde... Halbuki, Kandil'e gidip Murat Karayılan'la görüşseydi, bırak yargılanmayı, akil adamdı şimdi.
*
Hiç kafa yokmuş bunlarda.
Keşke o kadar zahmet edip Ergenekon'u kurmaya çalışacaklarına, PKK'ya katılsalarmış yani.
Zavallı Türkler - Yılmaz ÖZDİL
"Açılımları niye yazmıyorsun?"
*
Yazayım...
"Türk" açılımı yapılsın.
*
Kürt açılımı var.
Ermeni açılımı var.
Rum açılımı var.
Hamas açılımı var.
*
Fikri striptiz yapılıyor...
Bize açılan bi şey yok.
*
Bu ne zulümdür kardeşim?
*
Şeş tivi'yi açıyorlar, gözünün üstünde kaşın var diye, bizim televizyonları kapatıyorlar... Ne bankamız kaldı, ne limanımız; malımızı mülkümüzü el áleme sattıkları yetmiyormuş gibi, açılım yapıp telefonumuzu verdikleri Arap bile "Türk" Telekom diye ortalıkta geziniyor, biz ise, "Türk'üm" bile diyemiyoruz artık.
*
- Kimsin?
- Türk'üm.
- Olmadı...
- Ya nasıl olacak?
- Kürt'sen Kürt'sün, Laz'san Laz.
- E değilim...
- Türkiyeliyim de o zaman.
- Manyak mısın birader...
- Irkçısın sen!
*
Bir ülkede kimin sesi çıkmıyorsa, ezilen odur... Bizim ülkede kimin sesi çıkmıyor?
Bizim.
Çünkü, herkes konuşunca "demokratik hak" oluyor, biz konuşunca "faşist!"
*
Herkese tolerans...
Bize tahammül sıfır.
*
Türk sorunu var bu ülkede.
Empati lütfen...
Türk açılımı yapılsın.
13 Ağustos 2009 Perşembe
TBMM Başkanı Sayın Arınç'ın Beklenmedik Telefonu
Nerden aklıma geldi ki bu olayı size anlatmak, bilemiyorum ki? Kapkara düşünceler içerisine her dalışımda, düşünceler sürüklüyor beni hep geçmişe doğru. Etkileyen, iz bırakan ya da derinden izi kalan olaylar bir bir aklıma geliyor, dalıp gidiyorum. İnanın bu olayın da izi kaldı ben de ama anlayamadım, Sayın Arınç’ı bizi telefonla aramaya yönelten konuyu hala anlayamadım. Unutamıyorum, aklıma geliyor ve düşünüp duruyorum.
Olay Temmuz 2003’te geçer. Genel seçimler Kasım 2002’de olmuş, % 34 oyla bir parti tek başına iktidar. Herkes gibi biz de; ‘’bu hükümet artık yolsuzlukları önler, insanlar insanca yaşar ülkemde’’, diyoruz. Sayın Arınç Gazi Paşa’nın meclis başkanı. O zamanlar türban, laiklik konu bile değil. Genç bir vekil baş olmuş haykırıyor: İnsanı insan gibi yaşatacağız, diye. Biz de herkes gibi sabırla bekliyoruz görmek için insanların insan gibi yaşadığını!
Bu bir umut, fakirin ekmeği gibi. O zamanlar hatırlıyorum, hep birlikte umut ettik haklı olarak. Dedik, belki, belki bunlar onlar gibi değildir. Aradan geçip de yıllar bu gelenlerin, gidenlerden pek farklı olmadığını bize gösterince, bir de üstüne üstlük, türban, laiklik yani cumhuriyetin değerleri ile bizi biz yapan değerlerin siyasete alet edildiğini görünce derin düşünceler gene aldı beni. Dedim, herhalde hesap sormamızın zamanı geldi!
Gelelim konumuza, neydi ki bu olay? Anlatayım:
Dediğim gibi yıl 2003, Manisa İl Jandarma Komutanıyım. Tayin de çıkmış Şanlıurfa’ya. Her tayin döneminde olduğu gibi, içimizde garip bir heyecan, hazırlanıyoruz yeni bir göreve. Aylardan Haziran. Paris askeri ataşe yardımcısı Binbaşı Eyüp beni aradı: Komutanım, buraya mı geliyorsunuz, deyince ben şaşırdım. Bir şeyden haberim yok. Kim seçmiş, niye seçmiş, görev ne? Ankara’yı aradım. Dediler, Fransa’da bir uluslar arası tatbikat var, sen Türk Jandarma Birliği komutanı olarak tatbikata katılacaksın. Komutan seni seçti.
Garip bir heyecan. Uluslar arası bir tatbikat. Türk jandarma birliğinin komutanı olmak ne demek! Büyük onur, büyük mutluluk! Bizi seçmişler, güvenmişler. Gururluyum, jandarmayı temsil etmek ne demek! Gittik, görmeliydiniz kahraman jandarmayı. Çatlattılar düşmanı, dosta güven verdiler ve döndüler. Basın yazıyor, gururumuz jandarma, biz de havalarda. Bakın gazetelere nasıl yansımış:
‘’İçişleri Bakanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı Genel Sekreterliği
Tarih:01 Temmuz 2003 Duyuru No: 2003 / 21
Basın Açıklaması
1. Avrupa birliğine üye ülkelerden, İngiltere, Fransa, İtalya, Portekiz, İspanya ve Hollanda ile birliğe henüz üye olmayan Türkiye ve Romanya jandarmasından teşkil edilen müşterek görev taburunun, 16 Haziran 2003 günü Fransa’nın Saint – Astier kentinde başlayan tatbikatı 28 Haziran 2003 tarihinde sona ermiştir. Avrupa kolluk kuvvetleri müşterek tatbikatına katılan ve başarı ile tamamlayan Türk Jandarma Özel Operasyon Birliği, 29.06.2003 tarihinde yurda dönmüştür.
2. Avrupa Güvenlik Kuvvetleri Taburu’nun 2002 yılında düzenlenen tatbikatına gözlemci olarak katılan Türk jandarması, bu yıl J.Kd. Albay Erdal Sarızeybek başkanlığında 25 kişiden oluşan, özel bir operasyon birliği ile katılmıştır.
3. Söz konusu tatbikata; Rusya, Almanya, Avusturya ve Belçika ile birlikte toplam onbeş ülke gözlemci olarak katılmış olup, gelecek yıl yapılacak olan tatbikata daha fazla ülkenin fiilen katılması beklenmektedir.
4. Avrupa birliği çerçevesinde yapılan güvenlikle ilgili çalışmaları yakından takip eden Jandarma Genel Komutanlığı, ilk olarak 1998 yılında Avrupa Jandarmalar Birliğine gözlemci olarak katılmış, müteakiben tam üye statüsünde halen birlik düzeyinde çalışmalarını sürdürmektedir. Bu kapsamda çalışmalarını sürdüren Türk Jandarması yeni teşkil edilmekte olan Avrupa birliği güvenlik kuvvetleri müşterek görev kuvvetindeki yerini bu tatbikatla birlikte almıştır. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.
Rapor hazırladım, Sayın Orgeneral Şener ERUYGUR’a sundum. Tebrik etti ve döndük Manisa’ya. Döner dönmez ne göreyim: Benim aslanlarım, Gazi Paşa’nın laik cumhuriyetini beğenmeyip yerine şeriat isteyen bir tarikatın izini bulmuş mu, bulmuş da tam operasyon zamanı mı?
Kısaca olay şu:
Nurcuların Okuyucular grubu diye adlandırılan bir tarikat ya da cemaat, Manisa’da üç beş yerde yazlık eğitim merkezi açmış, özellikle fakir ve zeki çocukları çeşitli illerden almış bu merkeze. Bir de, kimi İstanbul kimi başka yerden üst düzey ulemalar ve âlimler bulmuş. Abi ve ablalarla dini eğitim veriyorlar. O zamanlar Türkiye Cumhuriyeti laik ve demokratik bir ülke. Anayasamıza göre, izinsiz dershane açmak suç, izinsiz dini eğitim vermek suç, bildiğim kadarıyla şimdi de suç.
Durum hemen Cumhuriyet Savcısına bildirildi. Arama kararları alındı ve operasyona başlandı. Jandarma bölgesinde üç eğitim merkezi bulundu; yurt içi, yurt dışı teşkilat, öğrenci listeleri, abi abla listeleri, eğitim ve öğretim ders notları, günlük faaliyet çizelgesi. Nerde bizim milli okullarda böyle düzenli planlar programlar! Onlar benim çocukluğumda vardı. Şimdi bile hatırlıyorum; pırıl pırıl öğretmenlerim, saygın ve asil, Atatürkçü, ülkesini seven. Yerli malı haftaları, akla ve fikre ilmin ve bilmin egemen olduğu yıllar. Önce yerli malı bitti ya da bitirildi, ithal et yedik deli dana, buğday yedik ithal, tarım ve hayvancılığın gözde olduğu ülkemizde ete buğdaya muhtaç olduk. Ardından, önce PKK denen kan dökücü teröristler öğretmenlerimizi öldürdü ve biz koruyamadık yeni neslin eğiticilerini. Sonra derken kemer sıkma politikası aldı yürüdü. Maaş yetmez oldu öğretmenimize, kimi simit satmaya başladı, kimi şoförlük yaptı. Sonra paralı dershaneler açtık, aldılar gittiler en iyi öğretmenlerimi, düşünmediler parasız olan ne yapsın!
Gelelim bizim irtica operasyonuna. Jandarma bölgesi tamam; ifadeler, tutanaklar, tespitler. Eldeki dokümanlar, bu dini eğitim merkezlerinden iki üç tanede polis bölgesinde olduğunu gösterir. Hepsi Akhisar Hilaliye Vakfı kontrolünde.
Dedim madem biz başladık bu işe, biz bitirelim. Emniyet müdürümüz Kahraman Koçak, halim selim bir insan, anlayış gösterdi. Aldık bir polis yanımıza operasyon müşterek olsun diye. Savcıya bilgi verdik ve girdik Manisa merkeze. İki merkez bitti, geldik son merkezine dini eğitimin. Bir de bakalım ne görelim; arama kararında diyor no: 5, ama no:5’te var beş ayrı daire! Bir de bu apartmanın Sayın ARINÇ’ın annesine ait olduğu duyulmasın mı, gerisini siz düşünün!
Hemen cumhuriyet savcısına durumu ilettik ve arama kararının beş daireyi kapsayacak şekilde genişletilmesini istedik. Cumhuriyetin savcısı da öğrendi mi evin kime ait olduğunu, aldı mı bir telaş Manisa adliyesini, Allah’ım o ne telaş!
İnanın bana öğretmenlerimiz ne kadar zorluk çekiyorsa yaşamak ve yaşatmak için, cumhuriyetimizin savcıları da aynı, hakimlerimiz de öyle. Yirmi yıl yaşadım savcı ve hakimlerimizle, on ayrı yerde. Sade bir mantıkla bakarsanız olaya aslında hepimiz biziz!
Küçük ilçelerde çalıştığımız zamanlar, birbirimizden hiç ayrılmazdık ki; akşam yemeği beraber, ev gezmeleri beraber, mesai içinde ziyaretler, bir bütün gibi. Onlar da çok çile çekti, görevlerini layıkıyla yapabilmek için. Hiç korktuklarını görmedim ne terörden ne de kaçakçıdan. Hep vicdanlarının sesini dinlediler adaleti tecelli ettirmek için. Sanırım nasıl ki, öğretmenlerimizi yalnız bıraktık, destek olmadık, sıkıntılarını göremedik, aynı şekilde yargımıza da sahip çıkamadık, yanlarında olamadık, sorunlarını sahiplenmedik ve de çözemedik.
Ben anlıyorum onları ama gelin görün ki, devran döndü mertlik bozuldu. Gazetelerden öğreniyoruz, iktidarı elinde tutanlara ters düştünüz mü işiniz bitti. Geçen gün okudum, görevden alınan milli eğitim müdürlerine hindi nasıl yetiştirilir gibi araştırma konuları vermişler faydalı olsunlar diye memlekete millete!
Çoluk var çocuk var okuyan. Eş var çalışan. Maaş malum kime yetiyor ki? Tam bir yere tayin olup düzen kuruyorsunuz, al sana bir tayin daha. Ne dirlik kalıyor ne düzen. Yaş kemale ermiş, insan istiyor bir yere yerleşmek, yaşamak insan gibi ama ne mümkün.
İşte böyle bir ortamda, tayinin ceza olduğu bir yerde, bizim adliyeyi haklı olarak aldı bir telaş. Ne olacak şimdi? Sayın Arınç’ın evi nasıl aranacak? Ama şu da var, bir kere arama kararı verilmiş, deliller yeterli görülmüş, o yer aranacak. İstenen karar kapsamının genişletilmesi. Üstelik bu beş dairenin üçü bu vakfa kiraya verilmiş, biri de hibe edilmiş. Yani tüm daireler ile vakıf arasında bir bağ olduğu gibi ele geçen dokümanlarda da buranın dini eğitim merkezi olduğunu gösterir somut ve inandırıcı deliller var.
Bakıyorum bugünlerde özellikle bizi yönetenler bağırıyor: Yargıya müdahale olmaz, diye. Siz diyorsunuz bu çocuk iyidir, beraber çalıştık, al sana yargıya müdahale, üstelik çete halinde. İstanbul’dan bir iş adamı çıkıyor: Ya yapmayın etmeyin, bu rektör, üniversite rektörü, ülke bizim, üniversite bizim, rektör bizim, elbette herkes görevini yapacak bu vatan için, halk için ama biraz dikkat! Al sana yargıya müdahale! Önce inceleme başlatılıyor, sonra niyet anlaşılıyor, dava kapanıyor. Ama dikkatiniz çekiliyor, kendi işine bak, bizim işimize karışma, dercesine. Nasıl oluyorsa bu iş, oluyor işte bizim ülkemizde.
Şimdi herkes sustu; korkudan mı neden bilmem? Sivil toplum sustu, rektör sustu, iş adamı sustu, sendika sustu, oda borsa sustu; sanırsınız her şey güllük gülistanlık ve ülkemiz bir cennet, biz de yaşarız hurilerle cennet bahçesinde!
Allah aşkına sorarım size: Siz hiç yargıya sesli müdahale gördünüz mü? Yani birinin çıkıp da: Buna ceza vermeyeceksiniz, bu için üç yıl verin yeter, buna dava açmayın, diyecek kadar çılgın birini gördünüz mü hiç? İsterseniz bir deneyin! Sizi deli diye hastaneye yatırırlar inanın. Peki, yargıya müdahale olur mu? Olur. Nasıl mı olur, işaret parmağıyla, sessiz ve derin! Anlatayım:
Siz büyük Türk milletinin takdirine mazhar olarak büyük ve de önemli bir koltuğa oturtulursunuz. Aslında o koltuğa otururken ‘’ Gazi Paşa olmasaydı, ben de bu koltuk da olmazdım’’ demeniz gerekir ama demezsiniz ve üstelik O’nu inkâr edersiniz. İster deyin siyasi çıkar, ister deyin şahsi çıkar, sizinle ilgili bir değil bir çok dava gelir bizim savcımıza, hakimimize. Savcı vicdanın sesini dinler, olayda sizi suçlu görür dava açar. Hakim vicdanın sesini dinler, olayda sizi suçlu görür mahkum eder. Bir bakarsınız, savcı Hakkari’de, hakim Şemdinli’de. Bu sizin ders almanıza, tecrübe kazanmanıza yetmez. Bir başka hakim gelir, bir başka savcı, yine dava yine mahkumiyet. Onlar bu sefer Kars’a diğeri Ardahan’a. Koltukta oturan işaret parmağını size doğru sallar ama siz o parmağı göremezsiniz sadece hissedersiniz.
Nihayet bir başkaları gelir karar makamına. O gelenler sessiz düşünür; ‘’çocuk var, çoluk var, geçim derdi bir yandan, gelecek kaygısı bir yandan, yaş kemale de erdi, ne de olsa eden bulur bir gün’’ der. Ayrıca öbür dünyadaki mekânı da garantiye almak için ‘’ Allahım, bir günah işlediysem, affet’’ der. Bir bakmışsınız ne dava kalmış ne karar ne de mahkûmiyet! Elbette bu sessiz düşünceler ve düşüncelerin kararı karşılıksız kalmaz, alın size rütbe alın nişan, sanki ulufe! Böylece ne yapmanız gerektiği size öğretilmiş olur işaret parmağıyla. İşte yargıya müdahale böyle olur, sessiz olur, sadece siz hissedersiniz, başkası bilmez.
Neyse biz vakamıza devam edelim bakalım: Biz o gün, gecikmesinde sakınca olduğu gerekçesiyle savcıdan yazılı izin alamadık.Savcı dedi: Şifahen ben izin veriyorum arayın. Dedik: Savcı bey şifahen olmaz, imza atın şu kağıda, arada Sayın Arınç var, yarın görev yetki hududunu aşmak falan, al başına belayı, bizi kim kurtaracak? Tabi savcı da düşünüyordu sanırım, O’nu kim kurtaracak? Velhasıl o gün izin alamadık, mahkemeye müracaat etti savcı bey, iş yarına kaldı. Ekipler çevrede, tedbirimiz tamam.
Geldim bizim meşhur koltuğa ve oturdum. Yaktım bir sigara, düşünüyorum, bu iş ne iş diye. Dediler, komutan arıyor. Dedim, hangi komutan? Jandarma genel komutanı Şener paşa. Şaşırdım, heyecanlandım. Dedim, genel komutan beni niye arar? Ne sorar, acaba bir kusur mu ettik hizmette? Ne, nedir bilmeden bağırdım var gücümle:
Albay Sarızeybek, Manisa İl Jandarma Komutanı, emret komutanım.
Nasılsın evladım.
Sağ ol komutanım.
Anlat bakayım bu Arınç meselesi nedir?
Emredersin komutanım, dedim ve anlattım bir bir.
Şimdi olay ne safhada?
Komutanım, savcılık kanalıyla mahkemeye başvurduk arama kararının genişletilmesi için. Yarın cevap verecekler. Biz gerekli tedbirleri aldık, bekliyoruz komutanım.
Peki, evin etrafında tedbir aldınız mı, filme çektiniz mi?
Evet komutanım.
Şimdi o tüm dokümanlardan, CD’lerden birer kopya çıkar, hemen bu gece bir kuryeyle bana gönder.
Emredersin komutanım. Dedik ve gönderdik.
O zaman da şaşırmıştım şimdi de şaşkınım; genel komutanın bizzat bu işle ilgilenmesi ve alay komutanıyla doğrudan temasa geçmesi; arada kurmay başkanı korgeneral var, bölge komutanı tuğgeneral var. Bilmem ki, elbet bir bildiği vardı büyüklerimin deyip geçtim ve hiç düşünmedim.
Gece saat dokuz ya da on gibi, dediler sizi Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Sayın Bülent Arınç telefonla arıyor. Vallahi korktum. Korku gibi değil de başka bir şey, beni niye arıyor acaba, merak ettim. Bir yandan da mutluyum. Dedim, Erdal artık adam oldun, bak kimler arıyor seni. Herhalde nedir bu iş diye soracak, nasıl anlatayım şeriat irtica falan. Ya korkumdan ya da başka bir şeyden telefona çıkamadım. Oldu sabah.
Ya sabah sabah da olur mu, diyeceksiniz ama oldu, Sayın Arınç sabah sabah bizi gene aradı cep telefonundan. O da evladım, diyor genel komutan gibi.
Albay Sarızeybek, buyurun Sayın Meclis Başkanım.
Bir arama yapacakmışsınız annemin evinde.
Evet, Sayın Meclis Başkanım. Elimizde mahkeme kararı var. Her şey yasalara uygun Sayın Meclis Başkanım.
Aramada dikkat edin olur mu, alt katta annemin eşyaları var, onlara bir zarar vermesinler askerler.
Emredersiniz Sayın Meclis Başkanım. Ben bizzat aramada bulunacağım. Hiçbir şeye zarar verilmeyecek. Bundan emin olunuz Sayın Meclis Başkanım.
Tabi ben bunları söylüyorum, zannediyorum ki biz biraz sonra arama yapacağız. Ama nerde! Bakın ve görün olanları, olaylar nasıl gelişti.
Telefon bitti, inanın içim bir garip oldu. Ben neyim ki, bir albay, il jandarma komutanı. Beni arayan kim? Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Paşa’nın Meclis Başkanı, Türk Milleti’nin Meclisinde Başkan. Beni niye arıyor?
Jandarma annesinin evinde arama yapacak!
Niye yapacak?
Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet yerine şeriatı getirmeyi hedefleyen bir tarikat ya da cemaatin yaptığı izinsiz dini eğitimin önlenmesi ve faaliyetlerinin açığa çıkarılması için!
Sizce de bu işte bir gariplik var değil mi? Bu işte bir yanlışlık var değil mi? Bir yanlışlık var, yanlışlığın olduğu kesin. Kesin bir yanlışlık var da nasıl anlatmalı? Size mutlaka anlatacağım bu yanlışlığı yeter ki siz bilin kim hangi şekilde?
Sonra basında yer aldı bu olay, bildiğim Star gazetesinde Uzanların. Aradım haberi bulamadım. Google’da araştırdım:
Arınç'ın Evine İrtica Baskını Tarih: 10.07.2003 Saat: 09:22 Konu: Hakimiyeti Milliye. Jandarma, Manisa'da irticai faaliyetlerde bulunulduğunu tespit ettiği .
www.hakimiyetimilliye.org/modules php?name=News&file=print&sid=336- 4k.
Bu sayfayı açtım, gene hayret: Bu Siteye Erişim Mahkeme Kararı ile Engellenmiştir!
Neyse, bizim işimiz magazin değil; derdimiz halkımız, halka hizmet. Bilmek de hakkımız, halkımıza kim hizmet eder! Dedim ya bu vakayı size anlatmayacaktım ama şimdi yazıyorum. Niye mi yazıyorum?
Aynı Sayın Arınç, 23 Nisan konuşmasında laiklik kavramı üzerine ve dini inançlar üzerine bir konuşma yapmadı mı Gazi Paşa’nın Meclisinde? Peki, ne dedi?
İşte bunun için yazıyorum, gerçekleri bilesiniz diye. Biz, bize inanan vatan evlatlarıyla birlikte omuz omuza mücadele etmedik mi, teröriste karşı, kaçakçıya karşı, niye?
Ne için biz mücadele ettik? Hepimiz huzur ve mutluluk içinde bu güzel ülkede yaşayalım diye.
Peki, şehitler, niye şehit? Geride bırakacak evlatlarımız güvenli bir gelecek içinde yaşasın diye.
Peki, bu şehitlerin ruhu melek olmuş gökyüzünden bizi seyretmiyor mu?
Demiyor mu, biz bu günleri görmek için mi, bunları duymak için mi şehit olduk?
Biz şehitlerin canlı tanığıyız. Biz onların şahadetlerinin tanığıyız. Biz onların niye şehit olduğunun tanığıyız. Biz onlara cevap veremeyiz bu konuda. Biz onlara bir şey diyemeyiz. Siz cevap vereceksiniz, bu ne iş, nasıl iş, siz anlatacaksınız.
Neyse biz gene konumuza dönelim. Mahkemeye müracaat ettik, bekliyoruz karar gelsin diye ve geldi. Bizim talebimiz yeterli delil olmadığından reddedilmiş! Hayda! Tabi biz yargıya nasıl müdahale edelim! Peki, hani önce delil vardı, bu delile dayanarak da arama kararı verilmişti? Şimdi ne oldu? Şimdi ne değişti?
Her vatandaş gibi bir üst mahkemeye müracaat ettik, bu kararının bozulması için. Yanılmıyorsam oldu akşam. İş kaldı yarına. Savcı, çok sevdiğimiz saydığımız insan, bizim gözlerimize bakıyor, ne diyeyim, ne söyleyeyim diye. Bir şey demesine gerek yok ki arif olan anlıyor zaten.
Biz gene döndük makama ve şu ünlü koltuğa oturduk. Haberci geldi. Dedi, komutan arıyor ama bu sefer açıkladı, arayan genel komutan:
Albay Sarızeybek, Manisa il jandarma komutanı, emret komutanım.
Evladım, noldu? Gelişmeler nasıl?
Komutanım, mahkeme talebimizi reddetti. Bir üst mahkemeye başvuruldu. Kararı bekliyoruz. Bütün yasal yolları kullanıyoruz komutanım.
Evde tedbirler devam ediyor mu?
Ediyor komutanım. 24 saat esasına göre tedbir aldık. Komutanım ayrıca Meclis Başkanı Sayın Arınç aradı. Eşyalara zarar verilmemesini istedi. Bilgilerinize arz ederim.
Başka bir şey dedi mi?
Demedi komutanım. Bizimle çok nazik konuştu. Görevimize müdahale olacak bir şey demedi komutanım.
Son alınan dokümanları da hemen bu gece kuryeye ver, doğrudan bana getirsin.
Emredersiniz komutanım. Başka bir emriniz var mı komutanım. Sağolun komutanım.
Ben hala anlamamıştım bu iş ne işti? Bir yanda Meclis başkanı, bir yanda genel komutan. Kendi kendime soruyorum acaba eksik bir şey mi yaptık ya da kusur mu işledik, diye. Bir şey de bulamıyordum eksik ya da kusur ama bir gariplik vardı bu işte.
Oldu ertesi gün. Merakla beklenen karar çıktı. Üst mahkeme de talebimizi reddetti. Başkaca bir itiraz merci de kalmamıştı. Durumu genel komutana bildirdim, ilgili kararları istedi, gönderdim.
Tabi bu soruşturma başımıza gelince başladık biz bir dünü bir bugünü düşünmeye. Şener Paşa ısrarla bu Arınç olayını takip etmiş, günlük gelişmeleri adım adım izlemiş ve her belgeyi CD ortamında bizden almıştı yani bizim gönderdiğimiz kuryeden.
Olay önemliydi. Zeki ve fakir çocukların bir örgüt marifetiyle tek tek tespit edilip vakıf adı altında kurulan tarikat yurtlarında toplanması, eğitimlerinin baştan sona takibi, kendi görüşleri doğrultusunda dini eğitime tabi tutulması, üniversitelerden hocaların yaz aylarında bunlara özel eğitim verilmesi, bunların tüm masraflarının hayırsever insanlarımız tarafından karşılanması, bu öğrencilerin okul sonrası yaşamlarının denetlemesi, tüm bunlar sizce ne demektir?
Yurt içinde il il hatta birçok ilçede teşkilatlanma, yurt dışında özellikle Kafkas ülkelerinde teşkilatlanma, her bir yerin sorumlusu, adres ve telefonları ve bunların içinde Sayın Arınç’ın annesine ait beş katlı bina da var, tüm bunlar sizce ne demektir? Tüm bunların amacı nedir? Bunlara göz yummak ne demektir? Sonra Özkök Paşa aklıma geldi hani şu emekli olduğu sırada Sayın Arınç’ı ziyaret edip ‘’ demokratikleşme sürecine katkılarınız unutulmayacak’’ diyen Özkök Paşa. Dedim her hal demokrasi bu, laik cumhuriyete karşı teşkilatlanmak!
Mesajla da bildirdik gelişmeleri, organize bir olayla karşı karşıya kaldığımızı, hedefin laik cumhuriyet olduğunu dilimizin döndüğünce anlattık. Planlı dosyalar açtık. Tüm illere durumdan haberdar ettik ve bölgelerindeki bu tür yerlerin kontrol altına alınmasını istedik. Bilmiyorum ki acaba bizim dilimiz dönmemiş, dönmemiş de yaklaşan tehlikeyi mi anlatamamıştık Şener Paşa’ya? Niye bu olay yarım kaldı bilemiyorum.
Sonuçta ne oldu? Bize sorarsanız bir hiç! Bu soruşturmanın ülke çapında genişletilip şimdiye kadar çoktan bitmesi gerekirdi ama bitmedi. Uzun süre bekledim, gazetelerde manşetten bir haber göreyim diye. Bu vakıfların tüm mal varlıklarına el konulduğunu, dini hür, vicdanı hür, aklı hür pırıl pırıl beyinleri barındıran bu teşkilat yönetiminin devletimizin Atatürkçü kadrolarına teslim edildiğini müjdeleyen bir haber! Aradan geçti yıllar, ben hala bekliyorum, umudum var Gazi Paşalardan.
Bizim olaya gelince, 30 yıldır bu işi yapıyorum, böyle bir hukuki durumla ilk kez karşılaşıyorum. Şimdi ben kendi kendime soruyorum, tabi savcı beyle de konuşuyoruz o da kendi kendine soruyor, elimizde bir arama kararı var, bu karar da halen geçerli. Ne bu karar; No:5’de yeterli delil olduğundan arama yapılması kararı. Ama no:5 te beş daire var. Karar kapsamını genişletin dedik genişletmediler. Peki, bu verilmiş karar ne olacak? İnanın unuttum şimdi. Ne yaptılar, o kararı da mı iptal ettiler, yoksa öyle mi kaldı, inanın bilmiyorum.
Ama olay vahimdi aklımda kalan; geniş çaplı bir örgütlenme, parasız yurtlar, yeme içme bedava, hep fakir ama zeki çocuklar, abiler, ablalar. Çocuk fakir ise ne yapsın belki sizden bizden Atatürkçü ama ne yapsın? Aslında devletin işi bu ama devlet yapmazsa bu işi, bir yapan bulunuyormuş demek.
Bu vaka Manisa adliyesinde. Tayinim çıktığı için fazla ilgilenemedim bu olayla ama görevimi yaptım. Şener Paşa var şimdilerin Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı. O bize anlatabilir bildiklerini, gördüklerini. Hadi eskiden askerdik siyaset bize uzaktı ama ya şimdi? Şener Paşa istediği gibi konuşabilir çünkü irtica ile mücadele şimdi asli görevi Paşamın. Diyeceğim şu ki O biliyor, her şeyi biliyor. Belki bir gün çıkar, anlatır tüm detayları, nedir bu irticanın abileri, ablaları, okulları, yurtları, yurtiçi yurt dışı teşkilatları, para kaynakları anlatır bize, biz de öğreniriz neler oluyor bu güzel memleketimizde.
Biliyorsunuz yargıya intikal etmiş bir olay hakkında konuşmak olmaz, yargıya müdahale olur. Sahi, şimdi sorayım: Sizce yargıya nasıl müdahale olur, sesli mi sessiz mi?
Yakında Cumhurbaşkanlığı seçimleri olacakmış. Sayın Arınç da Gazi Paşa’nın makamına aday olacakmış! Neyse, biz kapkara düşünceler içerisine dalarız ve de sorarız kendimize ya Gazi Paşa duyarsa bunu?
Erdal SARIZEYBEK
İHANETİN ÇAĞRISI 15 AĞUSTOS AÇILIMI ÇÖZÜM DEĞİL ULUSAL GÜVENLİĞİMİZİ TEHLİKEYE DÜŞÜRMEKTİR!
Ülkeyi yönetenlerin PKK terör örgütünü belki de tarihten silmek için yeni plan ve projelerin masaya yatırılması gereken bir gündür, bu örgütle masaya oturmak ve anlaşmak günü değil.
Ülkeyi yönetenlere soruyoruz; devlet teröristle pazarlık yapar mı, anlaşır mı? Şehitlerimizin hesabını sormaz mı, kanını yerde bırakır mı?
Ülkemizi yönetenler Türk yurdu ve milletini bir karanlığa doğru sürüklüyor, buna DUR diyecek demokratik bir yol yok mudur?
Bizim demokrasimiz bu kadar zayıf mıdır ki, kendini koruyamıyor, devletin laik ve üniter yapısını koruyacak bir mekanizmayı harekete geçiremiyor, böyleyse eğer yazıklar olsun bize…
PKK’lı teröristler isterse Irak kuzeyinde kalacakmış, ne için?
Barzani kendisine özel eğitilmiş bir ordu hazırlayacak, bu ordu vasıtasıyla Türkiye’nin Doğu’sunu devlete karşı örgütleyecek, gerekirse eylem yapacak, halkımızı devlete karşı sokağa dökecek, bunu görmüyorlar mı!
PKK terör örgütün lider kadrosu Avrupa’da himaye altına alınacakmış, ne için?
Sürgünde gizli devlet kuracaklar bunlar, AB ülkelerinde faaliyet gösteren ERNK siyasi cephe teşkilatının başına geçecek bunlar, PKK terör örgütünün milyar doları aşkın kara parasını yönetecek bunlar, ülkemizin Doğu’sunda bölücü eylem ve faaliyetleri yönetecek bunlar, anlamıyorlar mı hiç!
Bu ihanet senaryosuyla PKK’ya silah bıraktıracağını söyleyen Barzani’yi de biz himaye edeceğiz, öyle mi? Ne için?
Barzani Kürt devletini kurdu, bir ilanı kaldı, aslında ilana da gerek yok, bu devlet tıkır tıkır işliyor zaten.
Barzani, Türkiye’yi yönetenlerden alacağı destekle siyasi bir güç haline gelecek ve İmralı ile anlaşıp biri Güney’de, diğeri Kuzey’de toprağın ve halkın yönetimini ele geçirecek, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter devlet yapısı tehlikeye düşmüştür artık!
Neler oluyor bizim ülkemizde, hani nerde şehitlerimiz, “şehidimizin kanı yerde kalmayacak” çığlıkları nerde!
Bu PKK denen hain örgüt 6 500 askerimiz şehit etmiştir, şehit edenlerden hesap sorulmayacak mıdır?
Bu PKK denen hain örgüt 7 500 vatandaşımızı katletmiştir, bunun hesabı sorulmayacak mıdır?
Bu PKK denen hain örgüt ve siyasi kanadı DTP, DEP, HEP, HADEP VE DEHAP 40.000 çocuğumuzu kandırıp kaçırıp dağa çıkarmış ve terörist yapmıştır, sonra da onların ölümüne neden olmuştur, bunun bir hesabı yok mudur?
Bu PKK denen hain örgüt 300 milyar dolarlık ulusal kaynağımızın heba olmasına neden olmuştur, 3.225 köy ve mezramızın boşaltılmasına, 500 bin insanımızın göç etmesine neden olmuştur, bunların hesabı sorulmayacak mıdır?
Çanakkale şehitleri huzur içinde yatıyor, çünkü onlar bize bir vatan bıraktı, adı Türk olan bir ulus yarattılar can pahasına, peki ya terörle mücadelede verdiğimiz şehitler, onlar huzur içinde yatıyor mu, HAYIR!
Şehitlerimiz huzur içinde yatmıyor, çünkü bu ülkenin birlik ve beraberliği için mücadele ettiler ama şimdi ülkemizin üniter yapısı tehlikede.
Şehitlerimiz huzur içinde yatmıyor, çünkü hepsinin kanı yerde kaldı, katillere hesap soran yok!
Şehitlerimiz huzur içinde yatmıyor, çünkü ülkeyi yönetenler şehit katilleriyle anlaşma yapmaya hazırlanıyor, katilleri affetmeye hazırlanıyor.
Bunlara soran yok mudur; “sizin evladınız mı şehit oldu”, diye, “siz kimi affediyorsunuz”, diye, “siz kimsiniz de bir devletin ve ülkenin varlığını ve bekasını tehlikeye atıyorsunuz”, diye?
Muhalefetteki siyasi partiler nerde, nerde sendikalar sivil toplum örgütleri, nerde üniversiteler, bu nasıl demokrasidir ki kendini koruyamıyor ve kimsenin sesi çıkmıyor!
Herkes görsün artık, biz ihaneti yaşıyoruz şimdilerde hem de Ergenekon gölgesinde!
ERDAL SARIZEYBEK
12 Ağustos 2009 Çarşamba
Türk Kızı
Bir elinde güğümü;
Çattı yay kaşlarını
Görünce güldüğümü,
Bağlamıştı gönlümü
Saçlarının düğümü.
Bilmiyorum bu örgü
Acaba bir büyü mü?
Sordum: Nerededir yerin?
Nedir senin değerin?
Yedi kral vurulmuş,
Ne bu ceylan gözlerin?
Hangisine varırsın
Bu yedi ünlü erin?
Şöyle dedi bakarak
Göklere derin derin:
Kralların taçları
Beni bağlar büyü mü?
Orduları açamaz
Gönlümdeki düğümü.
Saraylarda süremem
Dağlarda sürdüğümü.
Bin cihana değişmem
Şu öksüz Türklüğümü..
VUR
Günahkar gömleği biçenleri vur;
Kemikten taslarla şarap yerine
Şehitler kanını içenleri vur!
Vur, güzel aşıklar cenazesinden
Kırmızı meşaller yakanları vur;
Şehvetin raksına yetim sesinden
Besteler, şarkılar yapanları vur!
Vur, katlin o kızıl sapanlarıyla
Dünyaya ölümler ekenleri vur;
Vur, zulmün o kanlı urganlarıyla
Bir kavmi iplere çekenleri vur.
Vur, etten, kemikten saraylar kuran
O vahşi ruhları ezmek için vur;
Dört büyük rüzgara küller savuran
O mücrim elleri kesmek için vur!
Vur, sen de mukaddes hürriyet için,
Dünyanın diktiği bayrak için vur;
Her dinin sevdiği adalet için,
Her yerde haykıran bir hak için vur!
Vur, aşkın ve hakkın zaferi için,
Vur, senden bak, dünya bunu istiyor;
Vur, yerde bak tarih senin seyircin;
Vur, gökten bak Allah sana; "Vur!" diyor.
Vur, çelik kolların kopana kadar
Olanca aşkınla, kuvvetinle vur;
Son düşman, son gölge kalana kadar
Olanca kininle, şiddetinle vur.
Vur, senin darbenden çıkacak ateş
İntikam isteyen bir milletindir;
Alnında doğacak kırmızı güneş,
Bu senin ilahi hürriyetindir!...
- Mehmet Emin Yurdakul
94 Yıl Sonra Ortaya Çıkan Mektup
27. Alay Kumandanı Yarbay Aker’den cephedeki askere: Her neye mal olursa olsun, mevziinizi muhafaza edeceksiniz, icap ederse hepiniz orada gömüleceksiniz
Çanakkale Savaşları’nda, 27 Alay Kumandanı Yarbay Mehmet Şefik’in, 25 Nisan 1915 Anzak çıkartmasından 3 gün sonra, durumun en kritik olduğu bir anda cephedeki bölüklerden birinden gelen ’geri çekilme’ isteğine karşı verdiği sert emir, 94 yıl sonra gün yüzüne çıktı. Yarbay Aker’in, bölük komutanına gönderdiği, “Mevziinizi muhafaza edeceksiniz. İcap ederse hepiniz orada gömüleceksiniz” emrini içeren mektup, Çanakkale 1915 Seddülbahir Özel Müzesi’nde sergileniyor.
5 gün sonra şehit olmuş
Müzenin sahibi ve tarihçi Ahmet Uslu, ünlü koleksiyoner ve Harp Tarihi Araştırma Grubu Kurucu Üyesi Necmettin Özçelik’in mektubu tüm Türk vatandaşları tarafından görülmesi için müzeye bağışladığını belirterek şöyle devam etti: “Belge, Çanakkale Savaşları’nın kara muharebelerinin başlangıcı olan 25 Nisan 1915 Anzak çıkartmasından 3 gün sonra, Arıburnu, Conkbayırı ve Kanlısırt bölgelerinde 57. Alay’la birlikte düşmana direnen 27. Alay Komutanı Yarbay Mehmet Şefik Aker tarafından, ön saflardaki siperleri tutan 33. Alay 3. Bölük kumandanı Yüzbaşı Ahmet Necati Efendi’ye yazılmış.Yüzbaşı Ahmet Necati Efendi, bu emre uyarak siperleri terk etmemiş ve 5 gün sonra şehit olmuş. Anafartalar Zaferi’nin 94. yıl dönümünde bu belgeyi Tük tarihine armağan ediyoruz.”
İşte o mektup
Ahmet Uslu’nun ifadelerine göre tamamı 5-6 satır olan emrin içeriği şöyle: “Sivritepe’de 33. Alay’dan 3. Bölük Kumandanı Ahmet Necati Efendi’ye...
15 Nisan 331 (28 Nisan 1915) Kağıdınızı aldım. İşgal ettiğiniz mevzi, yüzlerce askerimizin kanına bedel zapt olundu. Burada durmak adem-i imkandır (imkansızdır) gibi tabirat ve mütalaatı (fikir ve yorumu) bir daha görmek istemem.
Her neye mal olursa olsun, mevziinizi muhafaza edeceksiniz, icap ederse hepiniz orada gömüleceksiniz. Tahkimatı ikmal edilip o mevzi temin edilinceye kadar, her ne maksatla olursa olsun oradan her kim ayrılırsa idam edileceğini kat’i surette ihtar eylerim.
27. Alay Kumandanı Kaymakam Mehmet Şefik...”
KİRAZ GÖLGESİ VE BİR ÇİFT KADIN MEMESİNE ÜLKEYİ SATACAK PEZEVENK
"Ben bu vatanı, bir kiraz ağacı gölgesi ve bir çift kadın memesine satarım." diyebilmişTaraf’ın dönek solcusu Ahmet ALTAN’ı anlarım. Ciğerini, ruhunu vicdanını, ahlakını Saros’un yeşilinin ucuna bağlamış uçuyor.
Eyvallah uçsun.
Bunu biz çoktan kâğıttan uçak yapıp yolladık zaten.
Fakat anlayamadığım, beni ürküten “ulusalcı kesimden” Rabia Kader hakkında yapılan eleştirilerin dozajı. (Eleştiri demiyorum dikkat edin; eleştirinin dozajı)
Taraf’ın liboşları ABD güdümünde döktürüyor. Her husumetten ABD’ye yaranmak, yalanmak adına malzeme çıkarıyorlar.
Memlekete kiraz ağacı gölgesi kadar hizmeti olmayan şahsiyet buyurmuş:
Başlık harika: Çinliler, Türkler, Kürtler...
“Uygurlar, “kültürlerinin, dillerinin ve dinlerinin” tehlike altında olduğunu söylüyorlar.
“Kültür ve dil” konusundaki şikâyetleri aslında bizim ülkemizdeki Kürtlerin şikâyetlerine benziyor.
Vahşet, başka bir ülkede yaşandığı vakit insanlar, “kendi ülkelerinde” yaşandığında fark etmedikleri haksızlıkları daha iyi algılıyorlar.
Eminim burada Kürtlerin acılarını anlamayan birçok Türk, Uygurların yaşadığı acıları çok iyi hissedip anlıyordur.
Bu konuda Çin devletiyle Türk devletinin yaklaşımları birbirine benziyor.
Söyledikleri hemen hemen aynı:
“Benim yönetimim altında, benim istediğim gibi yaşayacaksın, benim verdiğimden fazlasını istemeyeceksin.”
Buna karşı çıkanın başı belaya giriyor.”
Ana tema bu.
Okuyup yorulmasınlar diye; patronalarına başlıktan göndermiş mesajı. Hizmetini başlıkta gözlerine sokmak istemiş.
Uygur bölgesi Doğu Türkistan, 1949’da Çin tarafından işgal edildi.
Türkiye’de ayrı bir devlet mi vardı da işgal ettik?
Çin’de Doğu Türkistan’a Sincan özerk bölgesi diyor.
Özerk bölgeyse; dil ve kültür hakkı vereceksin.
Ama vermiyor.
Kısmen var ama üniversitesine almıyor, devlet kurumlarında bin türlü zorluk çıkartıyor. Kültürel hiçbir faaliyetine izin vermiyor. Düğünlerini bile engelliyor.
Türkiye’de kimin düğünü engellenmiş?
İsteği dışında doğum kontrolü yapıyor. Oysa Çin her sene tüm Uygurlular kadar doğuruyor.
Türkiye’de hangi kürdün doğurması engellenmiş.
Doğum oranlarına bak bakalım, bu ülkede en fazla doğuran kim.
En katı dönemlere bile, ABD güdümlü (senin patronların dikkat et) cunta rejimlerinde hangi Kürt vatandaş örf adet ve geleneklerini yerine getirememiş.
Ayrılıkçı, emperyalist köpeği bir zümrenin akıttığı kanın haricinde normalde gelişecek demokrasi baltalanmadı mı?
Demokratik hak arayışları AB-D,İsrail güdümünde ayrılıkçılığa, bölücülüğe kaydırılmadı mı?
Yılardır bu emperyalist kan emiciler teröre ve gözyaşına coğrafyamızsa lojistik ve psikolojik destek vermiyor mu?
Ve sen yıllardır bunlara hizmet ederek ekmek yemiyor musun?
O kadar acizsin ki ben seni bedavaya veririm.
Neyse, ben asıl konuma geçmek istiyorum. Cevap vermek değildi amacım. Ama medyanın olmadığı bir ülkede, emperyalistlerin hizmetkârlarının potansiyel hedefi gençlerimizden bir iki okuyan olurda belki bunların gerçek yüzünü görür.
AKP iktidarı boyunca Türk halkının ve Türkiye Cumhuriyeti’nin iki kazanımı oldu.
1.Türkiye Cumhuriyeti’nin, laik, sosyal, hukuk devlet yapısının gizli düşmanları aldıkları emir doğrultusunda maskelerini indirdi ve var güçleriyle saldırıya geçti. Bu bir kazanımdır.
2.Benim en çok önemsediğim; ABD’nin Türkiye Cumhuriyeti’ne en büyük kazığı sağ/sol ayrımcılığı parçalandı. Yeşil ihanet, ayrılıkçı Kürt ve satılmış liboşların maskesiz yüzlerinin iğrençliği karşısında sağdan ve soldan vatansever, Atatürkçü aydınlar uzlaştı. Şimdi sağdan ve soldan gelen kültürel birikim demokrasinin çift ayağını oluşturuyor. Çift ayağı üzerinde Atatürk Türkiye’si yeniden doğruluyor.
Bu konjonktürde fazla iyimser görünebilir bu yazdıklarım.
Ama gerçek budur. AKP’nin bilmeden yaptığı tek iyilik budur. Uyuyan dev uyandırıldı.
Bu ön geçişten sonra asıl ve beni sarsan konuya geliyorum.
Uygur Türleri ve Çin arasında gelişen olaylar Türkiye Cumhuriyeti’ni sarsıyor.
Emperyalist ABD bir taşta iki kuş vurmak üzere.
13 Temmuz 2009
Kaynak: http://www.temizeller.org/
MAZLUM'U KORUMAK İÇİN DEĞİL; MAZLUM YARATMAK İÇİN VARLAR Paylaş
BÖYLE BİR YAZAR KADRON VARSA
“çevrene yeşil gözlüklerin arkasından turuncu turuncu bakar Ağrı dağını Ararat, Diyarbakır’ı BOP merkezi, Kıbrısı ABD’nin uçak gemisi, Türkiye Cumhuriyetini yedi eyalet, Asyalı değil Avrupalı görür, kendini de insan hakları masallarının güzelliğinde biraz Ermeni, biraz ayrılıkçı Kürt, biraz Rum kısacası karakteri küresel, kaptığı yeşil dolarlar kadar mutlu LİBOŞ hissedersin” demiştik.
İşte Diyarbakır’da asılan Mazlum-Der afişi ve buna tepkisiz kalan Akp hükümetinin kardeşliği, Türkiye Cumhuriyeti kuruluş felsefesi, kurucu unsurların ayrıştırılması görevini çeşitli ayak oyunlarıyla sürdürüyorlar.
Burada tek amaç var “Türkiye Cumhuriyetini kuran halka Türk denir” felsefesini, sözüm ona insan hakları yalanlarıyla, ırksal, dinsel, faşist bir ayrışmaya sokmak. Yapılan birleştirmek değil, ayrıştırmak. Parçaları sömürmek, yönetmek, kışkırtmak ve yok etmek çok daha kolaydır çünkü. Ve bu sadece emperyalistlerin işine yarar.Mazlum-der adı altında ağızlarından insan halkı kavramını düşürmeyenlerin amacı Türk kimliği adı altında uluslaşmış tüm kurucu unsurları emperyalistlerin sömürüsüne açabilecek parçalara bölerek hazırlamaktır.Böyle basit oyunlarla; Kürdüyle,Türküyle ,Çerkeziyle,Alevisiyle ,Sünnisizle kenetlenmiş Türk Halkı daha dün emperyaliste dünyada ilk ve tek dersi verdi.Şimdi torunları dedelerin intikamını içimizden devşirdiği ayrılıkçı Kürtleri,yeşil ihaneti ve liboşları kullanarak böyle almaya çalışıyor.
Gülerim ben bu kardeşliğe.
Yine avucunuzu yalayacaksınız.
Bakın ayrılıkçı Kürt, yeşil ihanet Fettoş ve liboş kardeşliğinin bir örneği daha.
Alevi, Sünni, Çerkez, Kürt ve türküyle bir bütün; Türk Halkıma; saygılarımla.
ANDIMIZ KALDIRILSIN AFİŞLERİ
İlköğretim okullarında okutulan ‘Öğrenci Andı'nın kaldırılması için kampanya başlatan Mazlum-Der, hazırladığı ve içerisinde garip ifadeler bulunan afişleri Diyarbakır'daki billboardlara astırdı.
Çizimlerin yer aldığı mizahi dille yeniden yazılan ‘Öğrenci Andı’nda,‘Ne mutlu Kürdüm, Lazım, Çerkezim, Ermeniyim, Aleviyim... Diyene, sonra da dayak yiyene” denildi.
Mazlum- Der tarafından hazırlandı, Diyarbakır'da asıldı
İlköğretimde okutulan ‘Öğrenci andı'nın kaldırılması için daha önce imza kampanyası başlatan Mazlyum- Der, şimdi de bu amaçla hazırladığı afişleri billboardlara astırdı. ‘Andımız kaldırılsın kampanyası' başlığı ile hazırlanan afişte, ‘Öğrenci Andı' mizahi şekilde yeniden hazırlanarak çizimler eşliğinde afişe yerleştirildi. Hayat Bilgisi dersi ve ‘Andımız' başlığı ile afişte verilen andın metni şöyle yer aldı:
“Kürdüm, Lazım, Çerkezim, Ermeniyimi, Aleviyim... Desem de, ben çalışkanım ilkin, büyüyünce işsiz kalsam da. Büyüklerimi görmek, küçüklerimi dövmektir işim. İlk işim yurdumu ve milletimi ‘Üzüm'den çok sevmektir kesinlikle. Ülküm, takla atmak, yere düşmek ve ne olursa olsun taş ile yakalanmamaktır. Ey büyük Kürd, Laz, Çerkez, Ermeni, Alevi... Kaçtığın yoldan, gösterdiğin hedefe oturmadan yürüyeceğime ayran içerim. Varlığım Kürt, Laz, Çerkez, Ermeni, Alevi. Varlığına ceza olsun. "Ne mutlu kürdüm, Lazım, Çerkezim, Ermeniyim, Aleviyim... Diyene, sonrada dayak yiyene.”
Afişin altında metninin mizahi olarak hazırlandığı belirtilerek, söz konuşu çalışmada amaçlanan olayın öğrenci andının kaldırılması olduğu uyarı yazısı yer aldı.
Vatan gazetesi
NEDEN DERECİK TABURU'NDA TOPLU MEZAR VAR DİYORLAR?
Taraf Gazetesi bir haber yaptı, ardından zaman gazetesi ve bir çok internet haber sitesi bu haberi kamuoyuna duyurdu.
Bu haber doğru değildir.
Erdal Sarızeybek de orada tabur komutanıydı şeklinde verilen haber de doğru değildir. Çünkü bizim dönemimizde faili meçhul cinayet Şemdinli’de yoktur.
Peki bu maksatlı haberlerin amacı nedir?
Anlatalım…
Otuz yıldır terörle mücadele ediyoruz, 6 500 şehit verdik, hala da vermeye devam ediyoruz.
Türkiye’de çok karakol baskını yaşandı ve bu baskınlarda da çok şehit verdik.
Habere konu olan Şemdinli Derecik Taburu da baskına uğradı, 27 Eylül 1992 yılında ve 33 şehit verdik çıkan çatışmalarda.
Saldırı Osman Öcalan denen hainin talimatıyla bine yakın terörist tarafından gerçekleştirildi.O zamanlarda Osman Öcalan hemen Derecik’in güney doğusundaki Hakurk pkk ana kampının sorumlusuydu.
Baskına gelen hainler çok kayıp verdi ve yüzlerce terörist de etkisiz hale getirildi, Mehmetçiğin ve Derecik köylülerinin kahramanlığıyla.
O zamanlar arazideki terörist ölülerine kimse sahip çıkmadı, zaten kimlikleri de üzerlerinde yoktu, ölü teröristler arazide bırakıldı.
İşte Taraf Gazetesi’nde geçen haberdeki kemikler, 1992’de etkisiz hale getirilmiş olan terörist kemikleridir.
Şimdi ne yapmak istiyorlar?
Derecik’te kemik bulacaklar, asker cinayet işledi diyecekler. Zaten yakında Barzani’de attığımız bombalar sonucu ölen teröristlerin kemikleriyle karşımıza bugünlerde çıkarsa eğer, hiç şaşırmayın.
Doğrudur, Derecik dağlarında, ovada, Hacıbey Çayı kenarlarında kemik vardır ve teröristlere aittir. Aynı zamanda orada şehit düşen 33 askerimizin de kanı vardır.
Bunlar ne yapmak istiyor, şehitlerimizi yargılamak mı istiyorlar?
Bunlar can pahasına terörle mücadele etmiş askerlerimizi yargılamak mı istiyor?
Bunlar pkk terör örgütünün intikamını askerden mi almak istiyorlar?
Uyan artık ey halkımız, şehidimize sahip çıkmaz isek, bizi bu topraklarda yaşatmazlar!
Erdal SARIZEYBEK - ASKERHABER.com
15 Ağustos bile meydan okuma
Hak ve Eşitlik Partisi Genel Başkanı Osman Pamukoğlu, Abdullah Öcalan’ın 15 Ağustos’ta açıklaması beklenen (SÖZDE) Kürt sorunu için çözüm planına tepki gösterdi ve bu tarihin bilinçi olarak seçildiğini söyledi.
Hak ve Eşitlik Partisi Genel Başkanı Osman Pamukoğlu, Abdullah Öcalan’ın 15 Ağustos’ta açıklaması beklenen Kürt sorunu için çözüm planına tepki göstererek, “Açıklamanın tarihinin 15 Ağustos olarak seçilmesi bile Türkiye Cumhuriyeti Devletine hala meydan okumaya devam etmesinden başka bir şey değildir. Aklınca, yarın bu tarihi ‘bağımsızlığımızın ilk adımı veya mücadelenin başlangıcı’ diye bayram olarak kutlamayı da düşünmektedir” dedi.
Pamukoğlu, yaptığı açıklamada adına resmi olarak “terör” denilen, aslında “silahlı bir kalkışma” olan PKK ile sürdürülen mücadelenin gelmiş olduğu noktaya dikkat çekerek
“Her mücadelede her şey güçlüden yana iken, gelin görün ki beceriksiz insanların kaba ve günlük siyasetle yürüttükleri hatalı politikalar, stratejiler ve taktikler sonunda, zayıf güçlüye eşitlenmiş, denk hale getirilmiştir” dedi.
Halkın muhakeme yeteneğini bulandırıp, görüş mesafesini azaltmak için planlı, yoğun bir propagandayı tüm iletişim araçlarıyla yürütüldüğünü ifade eden Pamukoğlu, “Bunun sonunda da bir kısım insanlar, etrafta olup bitenlere ‘Yorgun manda gibi’ boş bakar hale geldiler” değerlendirmesinde buludnu.
“BUNUN ADI ‘MİSAFİR OLARAK GİT EVSAHİBİ OLARAK DÖN’DÜR”
Öcalan’ın çözüm planına ilişkin yapılan yorumları da eleştiren Pamukoğlu, açıklamasını şöyle sürdürdü:
“Açıklamanın tarihinin 15 Ağustos olarak seçilmesi bile Türkiye Cumhuriyeti Devletine hala meydan okumaya devam etmesinden başka bir şey değildir. Aklınca, yarın bu tarihi “bağımsızlığımızın ilk adımı veya mücadelenin başlangıcı” diye bayram olarak kutlamayı da düşünmektedir. Safsataları uzatmanın alemi yok. Pes, bin defa pes. Bunun adı: ‘Misafir olarak git, ev sahibi olarak dön’dür. Bu ulusal meselenin ‘kargaların kılavuzluk misyonu’ ile bir yere ulaşacağını sananlara şaşarım. Mücadelenin nasıl sonuçlanacağına, kalbinde kurşun deliği olan bebeğin annesiyle babası karar verecektir.”
ASKERHABER
İliştirilmiş Narko Teröristin Yol Haritasından Seçme Kareler
Silivri'de "terörist" olma suçlaması ile hapis yatan Mustafa Balbay gibi isimler yazılarını doğru düzgün gazetelerine iletemezken; İnT, 'in sözde açılımları hükümet ve en vahimi devlet nezdinde karşılık buluyor.
Bu ülkenin Türk, Kürt onbinlerce evladının canına mal olan; uyuşturucu taciri katilin "yol haritası" sözleri şehit analarının kulaklarında çınlarken; zamanında "gitarlı PKK militanları" fotoğrafları ile PKK propagandası yapan Ertuğrul Özkök gibi isimler aracılığı ile İnT'in "artık eski ben değilim" sözleri ana sayfadan kamuoyuna afişe ediliyor.
Teröriste teorisyen muamelesi yapılırken; teorisyenler terörist yaftası ile hapishanelere atılıyor.
Haber Ayna çıkmaz sokaklarda yol haritası arayanlar için Öcalan'ın yol haritasından seçmeler sunmuş.
İşte Öcalan'ın yol haritasından seçme kareler...
19 Ekim 1993 - Şanlıurfa Suruç Yağışlı Köyü - Yolcu otobüsünün yakılması
25 Aralık 1991 - İstanbul Bakırköy'de Çetinkaya mağazasına yapılan bombalı saldırı sonucu 6 çocuk, 6 kadın hayatını kaybetti.
13 Şubat 1994'te İstanbul Tuzla Tren istasyonuna bombalı saldırı sonucu 5 yedek subay şehit oldu
11 Şubat 1994'te Tunceli Mazgirt'te 6 öğretmen şehit edildi
21 Ocak 1994'te Mardin-Savur Ormancık ve Akyürek köylerine yapılan saldırı sonucu 10 çocuk, 6 kadın, 4 erkek öldürüldü.
ve Öcalan isimli Int'e teorisyen muamelesi yapan devlet görevlilerinin asla unutmaması gereken fotoğraf. Bu ülkeye karşı vicdanı olanların yol haritasındaki son durak...
Açık İstihbarat
Yol Haritası
Darbeci cumhurbaşkanı:
"Kürt diye bir şey yoktur, dağlarda
karda yürürken kart kurt diye sesler
çıkar, bunların ismi ordan geliyor."
*
Tombul başbakan:
"Üç beş çapulcu bunlar..."
(Bodrum’da tatildeydi o sırada.
Ayağında Hawaii şort vardı.)
*
Kadın başbakan:
"Çakıl taşı bile vermeyiz..."
(Oğlu, Boğaz’da yaptı askerliğini.)
*
Çoban cumhurbaşkanı:
"Kürt realitesini tanıyoruz."
(Dün dündür!)
*
Yavaş konuşan başbakan:
"AB yolu Diyarbakır’dan geçer."
(Yol haritası!)
*
Kasketli başbakan:
"Apo’yu niye bize verdiler
inanın ben de bilmiyorum."
(Öğrenemeden vefat etti.)
*
İmam başbakan:
"Tutturmuşlar sınır ötesi diye,
içerdeki 5 bin terörist bitti mi ki
dışarıdaki 500’le uğraşalım?"
*
İmam başbakan:
"Askerlik yan gelip yatma yeri
değildir canım kardeşim..."
(Oğlu, dövizli askerlik yaptı.)
*
Kart kurt diyen cumhurbaşkanı:
"Artık bir Kürt devleti var...
Kaç senesi var bilmem, Türkiye
eyalet sistemine geçebilir...
DTP Meclis’e girmeli, yumuşar.
Leyla Zana ile görüşebilirim."
(Aferin.)
*
George Clooney cumhurbaşkanı:
"Tarihi fırsat var."
*
İmam başbakan:
"Kürt açılımı başlatıyoruz."
*
Zaman ne çabuk geçiyor di mi?
*
"Seni ben ellerin olsun diye mi sevdim, her şeyimi uğruna boş yere mi verdim, yalan sözlerle aldatıp seninim derdin, her şeyimi uğruna boş yere mi verdim..."
(Kürdili hicazkar!)
*
Sanırım, son 25 yıllık iktidarlara oy verip de, keşke elim kırılsaydı demeyen tek seçmen kitlesi DTP’ye oy verenlerdir... Çünkü bi tek DTP milletvekilleri aldığı oyun hakkını verdi.
*
Asıl realite budur.
Yılmaz ÖZDİL
Milli Kuvvetler Direnir
Bülent ESİNOĞLU
Önce şunu söylemeliyiz. PKK ile mücadele etmeyin, kimliğinizden vazgeçerek, barış yapın diyen irade, milli irade değildir.
Açıklanmayan irade Amerikan iradesidir. Sırası gelince onu da açıklarlar.
Amerikan iradesinin Türkiye’deki uygulayıcıları, gayri millidir. Amerika’nın talimatlarını Türk Halkına çözüm, demokrasi ve barış diye dayatanlar haindir.
Ahmet Altan’ın televizyon ekranlarındaki konuşmalarından anlaşılan odur ki, gayri milli unsurların, milli unsurlar üzerine yaptığı baskılar yeterli değildir. Artık zor kullanılmalıdır.
Daha açık söylersek, Amerikan planlarına karşı çıkanları ya etkisiz hale getirmeli, ya da zor kullanılmalıdır.
Demokrasi yalanları ile halkı bir noktaya taşıdıklarını sananlar, bu geldikleri noktadan bir sıçrama yapmak istemektedirler.
Peki, bir savaş tasarladıklarına göre, kimle kim savaşacaktır?
Onlara göre, Ordu, CHP, İP ve yargı ABD iradesine direnmektedir. İyi bir Türkiye istiyorsanız, Amerikan iradesine karşı çıkanları, Silivri’ye veya Malta’ya göndererek etkisizleştirin.
Çok üzülerek bir tespit yapmak istiyorum. Amerikan iradesine direnenleri ortadan kaldırılması, iç savaş demektir.
12 Hain Adam, şimdi, şu tehdidi yapmaktadır. Ya bu planı kabul edersiniz, ya da biz size gerekeni yaparız.
Yani birçok yurtseverin tespit ettiği gibi “söz bitmiştir”. Gayri milli güçler, arkalarındaki Amerikan ordusunun, onlara verdiği güçle iç savaş tamtamları çalmaktadırlar.
Emperyalistlerin, bitti dedikleri Osmanlı’da kimler direnmişse, şimdi de, gene onlar direnecektir. Türk Halkını kimliksiz ve tarihsiz bırakmak için yapılan bu saldırılara milli güçler direnecektir.
Kokuşmuşluktan ve çürümüşlükten her kurum ve her birey bir ölçüde nasibini almıştır. Ancak varlık yokluk noktasına, hızla ilerlediğini gören kurumlar ve bireyler direnir..
Ordu millet birlikteliği bu saldırıyı da def edecektir.
"Kürt Açılımına" Şehit Kanı Taşıyan Öz Türk
Bu tezi destekleyecek bir çok sosyolojik veya tarihi analiz yapılabilir.
PKK'nın kadro zeminini hazırlayan Diyarbakır Cezaevi faciasının sorumlusu Kenan Evren'in "Türk"lüğü de...
Kuyruğu kıstırır kıstırmaz uçakta güce biat eden İliştirilmiş Terörist (İ.T.) Öcalan'ın annesinin "Türk" olduğunu belirtmesi de...
Seçim meydanlarında sahaya urgan atıp, Meclise girer girmez Türk'ün elini sıkan Devlet Bahçeli'nin "Türk"lüğü de...
Logosunda "Türkiye Türklerindir" yazan gazeteyi yöneten eşik bekçisi Ertuğrul Özkök'ün Öcalan'ı "Mandelaştırırken" utanmadığı "Türk"lüğü de....
bu tezi destekleyen anektodlar olarak masaya sürülebilir.
Bu ülkenin Kürt vatandaşlarının temsiliyetini Gladyo ajanı bir narko terörist ile uyuşturucu ile beslenen aşiret ağalarına teslim eden zihniyetin ve sürecin başsorumlusu hep omurgasız ve akılsız Türkler oldu.
Bu boyutu ile "Bu ülkede Kürt sorunu yoktur, Türk sorunu vardır" tezini savunanlara diyecek bir sözümüz yok.
Haklılar ve haklılıkları bugün bir kere daha kanıtlandı.
Bugün basında bir haber dikkatleri çekti.
Bir şehit anası ile PKK'lı bir teröristin annesi biraraya getirildi ve o çok bildik "barış, akan kan dursun" mesajları verildi.
İki ananın evlat acısı üzerinden siyaset yapmanın düşebileceği en riyakar seviyesi temsil eden bu sahne; PKK gibi bir terör örgütü ile TSK gibi vatanın meşru ordusunu eşitlemekle kalmıyor...
Öcalan gibi; bir terörist olarak bile dünya çapındaki örnekleri karşısında sönük kalan, bir figürü siyaset sahnesine taşımak isteyenlerin psikolojik saldırısında bu sahneler altın değerinde.
Bu sahnenin kurgusunun merkezinde ise yine bir Türk var...hem de "Öztürk"...
Sözettiğimiz kişi OHAL Gazileri ve Şehit Aileleri Dayanışma Derneği Başkanı Müslüm Öztürk.
Günlerdir "Kürt açılımı" başlığı altında herkesin sesi çıkıp, ekranlarda arz-ı endam ederken; bu sorun için öz be öz evlatlarını feda etmiş ailelerden tek bir tanesinin bile sesini duyamamış olmanızın sebebi varsa o da bu zat gibi omurgaları ve akılları yere paralel seyreden "Öztürk"ler.
Taraf'ın taraf olduğu bir masada, canını bu ülke için feda etmiş şehitlerimizin anaları ve babaları taraf olamıyorsa bunda şehit ve gazi derneklerini pasifleştirmek için kullanılan öz be öz Türklerin büyük payı var.
Bu öz Türklerin hangi mahfillere bağlı olduklarını çözmek bir siyasi dedektiflik uğraşı olabilirdi
fakat sonuçlara baktığımızda bu öz Türklerin, şehit aileleri ve derneklerini "Kürt açılımı" olarak takdim edilen bu süreçte pürüz çıkaracak noktadan uzaklaştırmaktan öte sürece destek çıkacak noktaya taşıdıkları görülüyor.
Bu sahnenin sahteliğini arttıran bir unsur ise Müslüm Öztürk'ün altı ay içinde 180 derece çarkedebilen kişiliği.
Bugün PKK'yı meşrulaştıran bir süreci şehit kanı ile beslemekte beis görmeyen bu Öztürk; daha bir kaç ay önce, CHP binası önünde bir protesto OHAL Gazileri ve Şehit Aileleri Dayanışma Derneği adına bir protesto metni okumuştu.
Öztürk neyi mi protesto ediyordu?
CHP'nin Murat Karayalçın'la siyasi işbirliğine gitmesi ve Karayalçın'ın da zamanında DEHAP'la işbirliğine giden bir isim olmasıydı.
Nereden nereye?
8 ay önce, yıllar önce DEHAP'la yapılan işbirliği kanına dokunan Öztürk 8 ay sonra "Kürt açılımına" şehit kanı taşıyan bir noktaya gelmişti.
Onbinlerce askerini teröre kurban verip, Öcalan'ın idam sehpasına yaklaştığı an birden "biz duygusalız, karara dahil olmayalım" formülünü keşfedip omurgaları ile tarihe geçen Türklerin bulunduğu bir ülkede son Öz Türk; Müslüm Öztürk.
Açık İstihbarat
Tayyip Erdoğan Şivan Perver'i Övdü.
“Daha düne kadar
bizi inkar ettiler!”
PERVER, aynı konserde “Daha düne kadar bizi inkar ettiler, çocuklarımızın kollarını kırdılar. Bizi öldürdüler. Kürtlerin önderi Öcalan’ı zindana attılar. Bugün, Nevruz’u birlikte kutlamaya çalışıyorlar. Bu ikiyüzlülüktür” ifadelerini kullanmıştı.
Erdoğan’ın övdüğü Perver, PKK yandaşı
Başbakan Erdoğan, edebiyat yüklü konuşmasında öyle bir isimden bahsetti ki duyanlar şaşkına döndü. Erdoğan Türk-Kürt kardeşliğine ve kültür ortaklığına vurgu yaparken Kürtçe şarkı söyleyen Şivan Perver’i övdü ve “Neşat Ertaş, ’Gönül Dağı’dediği zaman her birimizin tüyleri ürperiyor. Şivan Perver, ’Halepçe’, ’Hazal’dediğinde gönül dünyamızın derinliklerine dalıyoruz.” ifadelerini kullandı. Oysa Şivan Perver terör örgütü PKK’ya yakınlığı ile biliniyor. Perver, bebek katili Öcalan posterleri içinde verdiği konserlerde sık sık bölücü örgüte methiyeler diziyor. İşte Perver’in mayıs 2009’da sarfettiği sözlerden satır başları:
Öcalan’ı övdü
* Biz halk olarak, büyük bedeller ödedik. Çok acılar çektik. Ama hiçbir zaman mücadelemizden ve özgürlüğümüzden vazgeçmeyeceğiz. Biz inatçı bir halkız.
* Kürtler bugün her tarafta direniş içindedir. Bu direnişin baş mimarlarından gerillayı selamlıyorum. İmralı’daki Kahramanı selamlıyorum.
* Daha düne kadar bizi inkar ettiler, öldürdüler. Kürtlerin önderi Abdullah Öcalan’ın zindana attılar. Bugün Newroz’u birlikte kutlamaya çalışıyorlar. Bu ikiyüzlülüktür.