TÜRK MİLLETİ. ORDUMUZA SALDIRIYORLAR. ORDUMUZA DUYDUĞUMUZ GÜVENE SALDIRIYORLAR. BİZİ ORDUMUZLA KARŞI KARŞIYA GETİRMEYE ÇALIŞIYORLAR, DİKKAT. ORDUMUZU İSTANBUL'DAKİ SORUŞTURMANIN İÇİNE ÇEKİP YERDEN YERE VURMAYA HAZIRLANIYORLAR. DİKKAT. TÜRK MİLLETİNİN EN BÜYÜK MİLLİ GÜCÜ ORDUSUDUR, ORDU GÜCÜNÜ MİLLETİNDEN ALIR, ORDUMUZA SAHİP ÇIKALIM. SESİMİZİ DUYURALIM. SİYASET İHANETE DÜŞÜYOR ARTIK, DİKKAT...
3 Kasım 2002’de tek başına iktidara gelen Erdoğan hükümeti isteseydi bu teröre son verebilirdi, ama yapmadı, terörü siyasete çekti, PKK’yı siyasallaştırdı, Barzani’yi devletleştirdi. Eğer ki Erdoğan hükümeti, böylesi bir ortamda, üç temel stratejiyi hayata geçirebilmiş olsaydı, şimdi ki durumumuz oldukça farklı olacaktı. Nedir bu stratejiler; bir, terörden doğan yaraları sarmak, iki, PKK terör örgütünün varlığını tarihten silmek, üç, dış desteklere karşı ulusal bir dik duruş. Zaten Ecevit koalisyonundan devralınan bir ekonomik program vardı, bu üç noktada ilerleme kaydedilmiş olsaydı, belki bu kitabı yazmamış olacaktık, ama olmadı…
Erdoğan hükümeti 2003’ten günümüze ülkemizin ulusal çıkarlarının korunması ve terörle mücadele adına ne yaptı, yani bizim için ne yaptı, çocuklarımızın yarınları ne için ne yaptı? Bunu biz anlatsak, kişisel bir yargı olur, belki tarihe not düşülmez, ama resmi bir belgeden yola çıkarak gerçeği ortaya çıkarırsak, belki hepimiz, kendi elimizle nasıl kendimizi sırtımızdan bıçakladığımızı görme şansımız olur…
Terörün dönemeç noktalarını açıklayan Orgeneral Büyükanıt, 12 Nisan 2007’de yaptığı konuşmayı şöyle sürdürdü:
“Maalesef üçüncü aşama yine bir Körfez Savaşı(2003) sonrası olmuştur. İkinci Körfez Savaşı'ndan sonra Türkiye yine iki nedenle zararlı çıkmıştır. Bir; coğrafyasına hapsolmuştur. İki; PKK çok büyük bir serbestlik kazanmıştır ve çok miktarda silah ve malzeme, dağılan Irak ordusundan ele geçirilmiştir. Daha önceleri PKK ile mücadele içinde olan Kuzey Irak'taki Kürt gruplarından bir tanesi ki bir zamanlar KYB, PKK ile birlikte o Kürt grubuna saldırıyordu,şimdi doğal bir müttefik haline gelmiştir ve Kuzey Irak'ta çok büyük bir hareket serbestisine sahiptir. Eskiden katırlarla gittikleri yere şimdi taksilerle gidiyorlar. Buna ait görüntüler elimizde. Bu da ikinci Körfez harekatının Türkiye açısından olumsuz bir sonucu olmuştur.
Yine Kuzey Irak'a baktığımız zaman şöyle bir durum ortaya çıkıyor; hazırlanmış olan bir taslak anayasa var. Bu iyi incelendiğinde şu görülmektedir: Kağıt üzerinde federal bir yapı oluşturuluyor. Güney Şii bölgesi, Sünni bölgesi ve Kürt bölgesi diye üç bölge. Ama anayasanın içindeki hükümleri iyi incelediğinizde, bunun değil federasyon, konfederasyon bile olmadığı, gevşek bir konfederasyon yani kopmaya hazır bir konfederasyon şeklinde olduğu görülmektedir. Zaten tarihe de baktığımızda konfederasyonların uzun süreli yaşamadıklarını görüyoruz. Ya kopmuşlardır ayrı devletçikler kurmuşlardır ya da üniter bir yapıya kavuşmuşlardır. Bunların örnekleri var.
Başka bu anayasadan kaynaklanan, uygulamalarından kaynaklanan ne durum var? PKK'nın varlığı orada kök salmıştır. Çünkü Kuzey Irak'ta, Irak güvenlik kuvvetlerinden bir tane silahlı insan dahi bulunmamaktadır. Bugün Süleymaniye hava meydanına indiğiniz zaman, ziyarete gidiyorlar, onu sadece Kürt bayrakları karşılar. Irak bayrağı yoktur. Karşılama töreninde de Kürt milli marşı çalar. Irak'ın marşı yoktur. Şu anda Kuzey Irak'ta durum budur. Federal bir yapıda bazı şeyler merkezi olur. Kuzey Irak'ta merkez bankası kuruldu. Bunun anlamı her yönüyle diğerlerinden ayrı müstakil bir yapı oluştu. Merkez bankası para basıyor. Kendi parasını kullanıyor. Böyle bir yapı var.”
Kürt gruplarından birinin sözde liderinin Türkiye ve TSK hakkında söylediklerinin herkes tarafından bilindiğini ifade eden Orgeneral Büyükanıt, ”Bazı yetkililer buna cevap da verdi. Asker olarak olaya baktığımız zaman, o söylediklerini kabul etmemiz mümkün değildir” diye konuştu. Büyükanıt, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Şu soruyu bana sorabilirsiniz: 'Peki Kuzey Irak'a bir operasyon yapılmalı mı?' Yapılmalı. Olayın iki boyutu var. Birincisi sadece asker olarak baktığım zaman, evet yapılmalı. Fayda sağlar mı? Evet, sağlar. Olayın ikinci boyutu, siyasi olaydır. Bir hudut ötesi operasyon yapılması için bir siyasi kararın ortaya çıkması lazım. TSK, yasal zeminde görev verildiğinde bu operasyonları yapma gücüne fazlasıyla sahiptir.
Bu tür söylemler güvenlik unsuru olan bizleri üzdüğü gibi Türk insanını da rencide etmektedir. Tabii bu sözlerin arkasında onları bu duruma getiren, tabirimi mazur görün, şımartan, kimler olduğunu sizler benden daha iyi biliyorsunuz. Onlar bu noktaya getirmiştir.
TSK mensupları, bütün komutanları, hepsi terörle mücadelede artan bir azimle mücadeleye devam ediyor, edeceğiz. Türkiye'nin başındaki bu belayı def etmek zorundayız. Çocuklarımıza bırakacağımız Türkiye'de bu terör belası olmamalıdır.”
Bu tarihi açıklama şu şekilde özetlenebilir;
Ø İkinci Körfez Savaşı'ndan sonra Türkiye yine iki nedenle zararlı çıkmıştır. Bir; coğrafyasına hapsolmuştur. İki; PKK çok büyük bir serbestlik kazanmıştır ve çok miktarda silah ve malzeme, dağılan Irak ordusundan ele geçirilmiştir.
Ø Kuzey Irak'ta kağıt üzerinde federal bir yapı oluşturulmuştur; Güney Şii bölgesi, Sünni bölgesi ve Kürt bölgesi diye üç bölge halinde. Bu bir gevşek bir konfederasyondur, kopmaya hazırdır. Bu da bize Irak kuzeyinde Kürt Devleti’nin kurulmaya çalışıldığını göstermektedir.
Ø PKK'nın varlığı Irak kuzeyinde kök salmıştır.
Ø Kuzey Irak'a bir operasyon yapılması şarttır ve bu operasyon fayda sağlayacaktır.
Ama nedense Erdoğan hükümeti Irak’a operasyon yapılmasına izin vermemiştir, dolayısıyla hem Barzani hem de PKK terör örgütü mevzi kazanmıştır. PKK siyasi zemine çekilmiştir, Irak kuzeyinde Kürt devleti kurulmuştur, bir ilanı kalmıştır, sözde Kürt meselesi artık Türkiye’nin en önemli meselesi haline getirilmiştir. Peki, Erdoğan bundan sonra bize nasıl bir miras bırakacaktır? Aldığı budur, yaptığı budur, bakalım şimdi sonrasına…
2008 yılı Türkiye için, teröristle mücadele yönüyle etkili olduğu ileri sürülse de, terörle mücadele açısından pek olumlu sonuçlar ortaya çıkarmamıştır, aksine yanlış siyasi yaklaşımlar bu mücadeleyi bir karanlığa doğru sürüklemektedir. Cahil vatandaşlarımıza Türkçe öğretmek yerine Kürtçe’nin öğretilmeye kalkışılması, 91 Körfez savaşında hep yan çizen Talabani-Barzani ikilisinin, terörle mücadelede işbirliği adına, yeniden sahneye çıkarılması, terör örgütünün siyasi kanadı DTP’nin çaresiz halkımız üzerinde otorite olma çabalarına seyirci kalınması, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne karşı eylem yapanların cezalandırılması yerine siyasi polemiklere çekilmesi, hep siyasetin yanlışları olarak 2008 yılına izlerini bırakmıştır. Üstelik 2008’de siyasetin yeni açılımlar yapmak yerine, geçen yıla izini bırakan olayların peşinden sürüklendiği de ifade edilebilir. Peki, “perşembenin gelişi çarşambadan bellidir” deyişinden yola çıkarak 2007 yılı için terör ve teröristle mücadele çerçevesinde ne söylenebilir, ona bir bakalım…
2007’de İz Bırakan Olaylar
2007 yılının en önemli olayı Genelkurmay Başkanlığı’nın 12 Nisan günlü basın açıklamasında ortaya koyduğu terörle mücadeleye ilişkin değerlendirmelerdir. Birinci ve İkinci Körfez savaşlarında izlenen siyasetin Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından olumsuz sonuçlara yol açtığını ifade eden Genelkurmay; Irak’ın parçalanmakta ve kuzeyinde bir Kürt devletinin kurulmakta olduğunu açıkça dile getirmiş ve bu siyasetle Türkiye’nin coğrafyasına hapsolduğunu, ulusal siyasi hedeflerin elde edilebilmesi için artık askeri harekata başvurulması gerektiğini anlaşılır bir dille kamuoyuna duyurmuştur. Terörle mücadelede geçen uzun yılların kazanımları ve deneyimlerini elinde bulunduran siyasi irade bu çağrıya sıcak bakmamış ve elinde ulusal iradeyi temsilen TBMM’nin verdiği savaş tezkeresi olmasına karşın Irak’a harekât yapılmasına izin vermemiştir.
Yılın en önemli olayı olarak yakın tarihimize damgasını vuran bu gelişmeyi işbirlikçi medya görmez ve duymazdan gelmiş, Irak’a harekât yapılması gerekliliğini kamuoyuna yeterince yansıtmadığından hükümet de, konuyla bir ilgisi olmayan söylemlerle, askeri harekâtı geçiştirmiştir. Siyasetin bu vurdumduymazlığı 21 Ekim Dağlıca trajedisine neden olmuş ve Irak’tan gelerek bir piyade taburumuza saldıran teröristlerle çıkan çatışmada 12 askerimiz şehit düşmüş, 9 askerimiz ise kaçırılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hükümranlık haklarına yapılan bu tecavüzün ağırlığı siyasi irade tarafından görmezden gelinmiş, ulusal bir tavır alınması gereken yerde, Başbakan Erdoğan konuyu “ ABD Başkanı Bush ile görüşerek çözmek” gibi ulus iradesinin dışına çekmeyi tercih etmiştir.
5 Kasım 2007’de yapılan Erdoğan-Bush görüşmesinden “PKK müşterek düşman-Anlık istihbarat paylaşımı” şeklinde bir sonuç ortaya çıkmış ve bu sonuçla, PKK terör örgütünün silahlı misyonuna son verildiği, siyasi misyonun ise artık Barzani tarafından yürütüleceği anlaşılmıştır. 1 Aralık’ ta ABD istihbaratı ile başlayan hava harekatı, bu tespitimizi doğrular bir şekilde, Irak kuzeyinde konuşlu teröristleri bir yandan hırpalarken öte yandan Barzani’ye doğru süpürmeye başlamıştır.
Yapılmasının zorunlu olduğu Genelkurmay’ca ifade edilen kara harekatına siyasi iradenin izin vermemesi ve bundan cüret alan teröristlerin Dağlıca Piyade Taburu’na saldırmasına karşın, siyasi iradenin ulusal bir soruna ABD masasında çözüm arayışlarına girişmesi 2008’e devredilen siyasetin de rotasını belirlemiştir. Siyasi kararsızlığı fırsat bilen DTP, yaptığı eylem ve söylemlerle ardında terör örgütü olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Barzani liderliğini ön plana çıkaran hava harekatı ile PKK misyonunu üslenmiş bir Barzani-Talabani ikilisi yeniden sahneye çıkmıştır. İmralı çizgisini koruyan bir DTP siyasi manevralarına ağırlık vermiş, ABD- Barzani yörüngesinde rotasını çizmiş olan AKP ise, “teröre siyasi çözüm” adına gerginlik üzerinden bir siyaset arayışına girmiştir. Her türlü siyasi olumsuzluklara karşın teröristle mücadelesini can pahasına yürüten bir TSK, siyasetin yanlışlarını kamuoyuna anlatmakta zorluk çeken bir muhalefet, yokluk ve yoksulluk içinde terörden acı çekmeye devam eden bir Türk milleti ile 2007 yılı bilançosunu 2008’e devretmiştir.
2008 Yılında Yaşananlar
Geçen yılda başlatılmış olan Irak kuzeyindeki terör inlerine karşı hava harekatı yılın ilk aylarından itibaren sürdürülmüştür. Bu harekat ile örgüt önemli darbeler almış, örselenmiş, kısmen dağıtılmış ancak eylem gücünü korumaya çalışmıştır. Bu gücün yok edilemeyişin başlıca nedeni, siyasi iradenin özellikle AB ülkelerinde faaliyet gösteren örgütün siyasi kanadı ile Türkiye’de dokunulmaz zırhına bürünmüş örgütün siyasi kanadı DTP’yi etkisiz hale getirecek tedbirlere başvurmamış oluşudur. Yani, bir yandan TSK can pahasına teröristle mücadele ederken, öte yandan siyasi iradenin terörle mücadele etmeyişi yüzünden PKK terör örgütü kolaylıkla eleman temin etmiş ve kesilmeyen finans kaynaklarıyla silah ve cephanesini temin ederek eylem gücünü korumuştur.
Şubat ayında ani bir manevrayla TSK Irak kuzeyindeki Zap terör kampına bir askeri harekat düzenlemiş, çıkan çatışmalarda 27 vatan evladı şehit düşmüş ancak 300’e yakın terörist de etkisiz hale getirilmiştir. Taktik olarak geçen yılın Ekim ayında başlatılmış olması düşünülen harekatın, kış aylarında yapılmış olması ilk anda kamuoyunda şaşkınlığa yol açmış ise de TSK böylesi zor bir harekatı başarı ile yürütmüştür.
Bununla birlikte güneye doğru genişlemesi beklenen harekatın kısa sürede sona erdirilmesi ayrı bir şaşkınlık konusu olmuş, ilk anda şaşkınlıkla başlayıp sonradan öfkeye dönüşen kamuoyunun tepkisi ABD’ye yönelmiştir. Kara harekatının sona ermesini müteakip hava harekatı yeniden başlamış, sessizliğini koruyan siyasetin gölgesinde devam eden harekatla örgüt hırpalanmaya devam edilmiştir.
Buna karşın eylem gücünü koruyan terör örgütü, Irak kuzeyinde gerçekleşen bombardımanının arasından çıkarak, 9 Mayıs’ta Aktütün karakoluna saldırıda bulunmuş ve çıkan çatışmada 6 askerimiz şehit düşmüştür. Bu durum ABD istihbaratının güvenilir olmadığı yolunda tartışmalara neden olurken, bizler gibi düşüneler de “ulusal harekat ulusal istihbaratla yapılır” söylemlerini dile getirerek terörle mücadelede ABD ile işbirliğinin sorgulanması gerektiğini söylemeye başlamıştır.
ABD’nin Barzani’yi bölgesel stratejik lider olarak ilan etmesi, yapılan hava ve kara harekatı ile İmralı çizgisindeki teröristlerin tasfiye edilmeye başlandığını kavrayan örgüt, var olduğu göstermek amacıyla çılgınca denilebilecek saldırılara kalkışmış, 9 Mayıs’ta İstanbul Güngören semtinde gerçekleştirdiği bombalı eylemle 17 vatandaşın ölümüne, yüzü aşkın vatandaşımızın ise yaralanmasına neden olmuştur. Bu eylemi Diyarbakır polis aracına yapılan bombalı eylemi izlemiş, bu saldırıda da beş polisimiz şehit düşmüştür. Teröre karşı siyasi çözüm arayışını sürdüren siyasi irade, bu hain saldırılara karşılık “terörle mücadelemiz kararlılıkla sürecek” söylemlerinin ötesinde bir tedbire başvurmamış yani olayları izlemekle yetinmiştir.
Örgütün siyasi kanadı DTP ise çaresiz halkımız meydanlara dökerek şiddet eylemlerine destek vermiş ve bir yanda PKK, öte yanda DTP Türkiye’nin parçalanmasını hedefleyen silahlı ve siyasi misyonlarını sürdürmüşlerdir. Kış mevsiminin gelmesi örgütün kırsaldaki eylemlerini yavaşlatmış, bahar ve yaz aylarında yürütülen askeri operasyonlar sonucu aldığı darbeler yüzünden pek varlık gösteremeyen örgüt, 3 Ekim’de, aynı yıl içinde ikinci kez, Aktütün karakoluna saldırı düzenlemiş ve çıkan çatışmada 17 askerimiz şehit düşmüştür.
2008 yılında gelinen nokta şudur;
Ø ABD PKK terör örgütünün silahlı misyonunun bittiğini, siyasi misyonun ise Barzani tarafından yürütüleceğini ilan etmiştir.
Ø Bu durumu kabullenemeyen ve var olduğunu gösterme çabasında olan örgüt, çılgınca denilebilecek saldırılarını Türkiye’de yoğunlaştırmıştır.
Ø Talabani ve Barzani ABD’den aldıkları misyona uygun olarak Türkiye’ye yakınlaşma çabasına girmiştir.
Ø Teröre siyasi çözüm arayışındaki AKP, Doğu’da gerginliği arttırmış ve ülkemizde, “etnik ayrımcılık” çizgisinde bir siyaset başlamıştır.
Ø Muhalefet partilerinin Doğu illerimizdeki faaliyetleri nerdeyse durma noktasına gelmiş, etkin muhalefetten uzaklaşılmıştır.
Ø TSK, dağdaki son terörist de yok oluncaya kadar sürdürmeyi hedeflediği, teröristle mücadelesine zor kış şartlarında da olsa devam etmekte ve Irak kuzeyindeki terör örgütünün harekete serbestisini yıkmak için hava harekatını sürdürmektedir.
Ø Güvenlikten yoksun halkımız, bir yandan terörün hedefi olurken öte yandan yokluk ve yoksulluğun pençesine düşmüş nefes alamaz bir duruma düşmüştür.
İşte Türkiye, 2009’a bu bilanço ile girmiştir. Peki, yeni yılda Türkiye’yi neler beklemektedir?
2009’da Beklenenler
Anlaşılan odur ki, siyasi iradenin teröre siyasi çözüm arayışları önümüzdeki yılda da son hızla sürecektir. Siyasi çözüm adı altında anayasal değişiklikler gündeme getirilecek ve Türkiye yeni yılı kimlik tartışmaları ile geçirecektir. Bu tartışmalar çerçevesinde;
Ø Belediyelere özerklik verilmesi,
Ø Kürtçe’nin ikinci dil olarak eğitim ve öğretimde yer alması,
Ø GKK teşkilatının kaldırılması,
Ø Teslim olması düşünülen teröristlerin serbest bırakılarak DTP emrinde bir PKK gücü oluşturulması,
Ø Doğu illerimize Kürtçe bilen personelin atanması,
Ø Sözde aydınların ortaya çıkarak Ermeni meselesinde yaptıkları gibi soykırım, özür dileme, anıt dikme, meseleyi uluslararası platforma taşıma gibi devletin üniter yapısını parçalamak için zemin oluşturacak konuların gündem oluşturması beklenmelidir.
Siyasetin bu açılımıyla Barzani-Talabani ikilisinin yine sahneye çıkarak bu tartışmalara taraf olması ve bu siyaseti destekleyici beyanlarda bulunup birkaç terörist ve birkaç litre benzin Türkiye’ye vererek dostluk çağrılarında bulunması kaçınılmaz bir gelişme olarak ortaya çıkacaktır.
DTP’ye gelince, son hızla kitleleri harekete geçirerek bu siyaseti kendi lehine geliştirecek zorlamalara kalkışması, PKK terör örgütünün ise masaya oturabilmek için çılgınca eylemlerini yer yer sürdürmesi hep bu siyasetin sonuçları olarak karşımıza çıkacağı düşünülmelidir. TSK’nin taraf olmadığı bu gelişmeler yine askeri operasyonları kırsala taşıyacak ve dağdaki teröristi yok etmeye yönelik böylesi bir harekat, yerdeki teröristleri kapsamadığı için etkili bir sonuca ulaşamayacaktır.
Bu siyasetin kabulüyle Türkiye, geçen yıl olduğu gibi, önceki yıllarda da olduğu gibi kıymetli yıllarını, kıymetli kaynaklarını terörle mücadele adına harcamaya devam etmiş olmanın ötesinde birlik ve beraberlik gücünü de tehlikeye atmış olacaktır. Doğrusu bu mudur? Hayır, anlatalım…
Teröre siyasi çözüm adına Türkiye’de etnik köken ve dini mezhep farklılıklarını derinleştirebilecek açılımlara soyunmak, devletin üniter ve laik yapısını yıkmaya çalışmakla eş anlamlıdır. Böylesi yıkıcı ve bölücü bir siyasetin bir daha gündeme getirilmemek üzere gündemden düşürülmesi zorunludur. Çünkü ülkemizde etnik köken ve dini mezhep farklılıklarının yarattığı bir sorun yoktur, bu bir İsrail siyasetidir ve Türkiye’de her kim bu tür bir siyaset izliyorsa eğer, İsrail’e hizmet etmiş olmaktadır.
Gerçek ise şudur; Türkiye küresel projelerin hedefi durumundadır ve bu küresel projeler Türkiye’deki farklılıkları, hedefine ulaşmak için, bir araç olarak kullanmaya çalışmaktadır. Avrupa’nın Bizans yaklaşımı, İsrail’in yaşam stratejisi ve ABD’nin Haçlı seferlerini başlatarak Orta Doğu’ya hakim olma düşüncesi bu projelerin temelinde olup Türkiye, öncelikle bu küresel siyaseti etkisiz hale getirebilecek onurlu bir dış politika belirlemelidir. Küresel ölçekli projeler etkisiz hale getirilmeden Türkiye’nin kendi iç meselelerini çözüme kavuşturabilmesi olası değildir.
Türkiye’nin AB’ye muhtaç olduğu asla düşünülmemeli ve AB ile ilişkiler yeniden gözden geçirilmelidir. Bu çerçevede Kıbrıs konusu da Hatay gibi bir çözüme ulaşacak bir siyasi manevra alanı içerisinde düşünülmelidir. ABD’nin Irak’ı işgali Türkiye’nin tüm manevra alanlarını kapattığı şeklinde yorumlanmamalı, aksine Kerkük Türkmenlerinin haklarını korumak, Irak’ın parçalanmasını önlemek, Barzani’nin merkezi yönetime sıkı sıkıya bağlı kalmasını sağlamak ve de PKK terör örgütünü yok etmek için Türkiye’nin Irak’a, her hal ve koşulda, müdahale edebileceği hususu asla göz ardı edilmemelidir. Bölgede küresel güçlerin hedefi durumuna gelen İran, ABD’siz bir Irak ve Suriye ile ilişkiler geliştirilmelidir. Türk milletinin varlığı ve bekasına tehdit olan küresel projelere karşı küresel güçlerle işbirliği yapılarak içsel sorunların çözülebileceğini düşünmenin akıl ve mantık dışı bir yaklaşım olacağı da unutulmamalıdır.
İç meselelere gelince, içimizde bir “Şark Meselesi” vardır. Bu meselenin temelinde de, yüzyıllardır süre gelen bir feodal yapı ile PKK terör örgütü adı ile feodal yapıya karşı güç olarak ortaya çıkmış ve küresel projelere taşeronluk yapan bir eşkıya gücü vardır. Dolayısıyla Türkiye bir yandan bu taşeron PKK örgütünü yok ederken, öte yandan güvenliği sağlayıp terörden doğan yaralarımızı saracak ve Atatürk’ün ilke ve devrimlerini yurt sathına yayacak bir iç politika belirmelidir. Asıl zor olan budur ve Türkiye bu zoru başarmalıdır, çünkü bu feodal yapı toplumun ve siyasetin dokusuna işlemiş olup, orta çağ zihniyetinden demokratik sosyal hukuk nizamına geçmek, düşünüldüğü kadar kolay olmayacaktır.
Bununla birlikte, Türkiye’nin tarihten gelen devlet geleneği ve sahip olduğu iç dinamiklerle bu zoru aşabilmemin mümkün olabileceği unutulmamalıdır. Ulusal ve onurlu bir duruşla küresel projelere karşı dik duran bir Türkiye, Türk milletinin fedakarlığı, devletine bağlılığı ve inanılmaz sabrı ile yıllardır içinde yaşadığı sorunları aşmasını bilecek, özlem duyduğu iç huzur ve barışa kavuşabilecektir, yeter ki ülkeyi yönetenler dışa bakmaktan, sırtını dışa dayamaktan, dıştan nasihat almaktan kurtulup içe dönsün ve sahip olduğumuz gücü bir görsün…
Siyaset Çözümsüzlüğe Gidiyor
Terörle mücadele adına İstanbul’da yürütülen soruşturmalara tam destek veren siyasi irade, söz konusu PKK terör örgütü olunca sesini çıkarmamaktadır. Bu soruşturmalar kapsamında kuvvet komutanları, ordu komutanları gözaltına alındığında zafer naraları atan işbirlikçi medya, sıra PKK’ya geldiğinde derin bir sessizliğe bürünmektedir. Bunun adına, dağlar üzerinden siyaset yapmak denir ve ülkemizde dağlar üzerinden siyaset yapma alışkanlığı belki de ilk kez Özal döneminde başlamıştır. Üç beş çapulcu ve üç buçuk eşkıya nitelemesiyle dağlarda silahlı gezen insanların varlığından kamuoyunu haberdar eden Özal, bu tehdidi görmezden gelen ve önemsemeyen siyasetiyle de Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu PKK terör örgütü gerçeği ile karşı karşıya gelmesine neden olmuştur. 91 Körfez Krizi sonrası dağları mesken tutan “üç beş çapulcu” Çekiç Güç’ün de desteğiyle öylesine mevzi kazanmıştır ki, sonradan gelen koalisyon hükümetleri dağlarla mücadele etmekten dağ siyaseti yapmaya fırsat bulamamıştır.
Şimdi ise gizlisi saklısı olmayan bir terör tehdidi ile karşı karşıyayız. Kimin nerede olduğu ve ne yaptığı biliniyor, ama siyasi zihniyet açık ve var olan tehditle mücadele etmek yerine, Özal döneminde olduğu gibi dağlarla siyaset yapmayı tercih ettiği için kötü giden talihi bir türlü değiştiremiyoruz. Siyasi tercihin bu yönde gelişmesi, görmezden gelinen tehditleri daha da ağırlaştırıyor, büyütüyor, yakınlaştırıyor ve tehdit kılık değiştirerek siyaseti yönetir hale geliyor. Hal böyle olunca da biz, elimzideki tüm güçlü kozlara rağmen, hızla bir çözümsüzlüğe doğru itiliyoruz, hem de kendi seçtiklerimizin eliyle. Peki, terörle mücadele adına dağlar üzerinden siyaset yapanlar ve işbirlikçi dağdakilere karşı bizim oynayabileceğimiz bir satranç taşı hiç yok mudur, yani çaresiz miyiz biz, hayır…
Teröre Siyasi Çözüm Olmaz
Bugünkü siyasi zihniyet kendinden önceki hükümetlerin hiç de sahip olma fırsatı yakalayamadığı avantajlarla donatılarak iş başına gelmiştir. Şanslıdır, çünkü kendi döneminde, ülkemizin kaynaklarını ve enerjisini tüketen terörün artık bir bilinmeyeni kalmamıştır; finans kaynaklarından siyasi cephe teşkilatına, yurt dışı desteklerinden eleman kaynaklarına kadar çok geniş bir perspektif içerisinde örgütün ne olup ne olmadığı açık ve net olarak bilinmektedir. Şanslıdır, çünkü Türk milletinin güvenoyunu alarak tek başına iktidara gelmiştir; teröre karşı etkin tedbirleri almak ve kararlılıkla uygulamak için engelleyici bir faktörle karşılaşmak şöyle dursun, terörü yok etmek için her türlü yeteneğe sahiptir. Şanslıdır, çünkü terör ve terörist tehdidi olabileceği en az düzeye indirgenmiştir; önceki hükümetlerin kararlı mücadeleleri sonucu terör örgütünün direnci kırılmış ve örgüt yok olma noktasına getirildiği bir dönemde iktidarı almıştır.
Böylesi olanaklarla iş başı yapan bir iktidar döneminde terör sorununun kısa sürede kökten çözülmüş olması gerekirken bugün ülkemizde terör siyasal zemine çekilmiştir ve üstelik mevcut tehdit de artarak devam etmektedir. Kendi seçtiklerimiz teröre karşı radikal çözümler üretmediği için, hak etmediğimiz bu durumla karşı karşıya kaldık biz. Teröre siyasi çözüm fikri bizim siyasetimizde, kendiliğinden ortaya çıkmış alternatif bir mücadele şekli değildir. Bu taktik, ABD’nin bize çözüm olarak sunduğu ve siyasi iradenin de benimsediği stratejik bir hamledir. Temelinde PKK terör örgütünü “Barzanileştirmek” ve ayrılıkçı etnik hareketi siyasi zeminde Barzani eliyle yürütmek ana fikri yatmaktadır.
Bu çizgide kurgulanan senaryoya göre, Barzani ayrılıkçı Kürt hareketinin lideri olacak, PKK adı ve eylemleri tarih sahnesinden silinecektir, ama böylece biz de Barzani ile ilişkiler geliştirip ABD’nin küresel projelerine hizmet etmiş olacağız, bunu kabul etmek mümkün değildir. Ama ne yazık ki, geriye dönüp bakıldığında bu senaryonun işlediği görülmektedir; 5 Kasım 2007 Bush-Erdoğan görüşmesi sonucu başlatılan hava harekâtı sonrasında örgütten kaçanların ve yaralıların Barzani’ye sığınmış olduğu Genelkurmay Başkanlığınca açıkça bildirilmiş olmasına karşın, siyasi irade bu terörist guruplara karşı harekete geçmemiştir, senaryo gereği.
5 Kasım görüşmesinin hiç mi olumlu sonucu yoktur; elbet vardır, 5 Kasım sonrasında yürütülen terörle mücadelede PKK terör örgütü büyük darbe almıştır, doğrudur. Bununla birlikte Barzani’nin ayrılıkçı bölgesel lider olarak ortaya çıkmış olduğu da doğrudur. Dolayısıyla teröre karşı siyasi çözüm diyerek yola çıkanların PKK’nın “Barzanileştirilmesine” göz yumması ile ülkemize yönelik tehditleri ortadan kaldırmamış olup, aksine beyaz olan tehdit grileşerek Türkiye’yi bir çözümsüzlüğe doğru sürüklemeye devam etmiştir.
ABD Senaryosu Hayaldir
Ülkemizdeki siyasi aktörler, ABD’ye bel bağlayıp Barzani liderliğinin kabulüyle PKK terör örgütünün sahneden çekileceği ve bu şekilde terör olaylarının bitirileceğini düşünüyorlarsa eğer, tarihsel bir yanılgıya düşüyorlar, bunu şimdiden ve açıkça söylemek isteriz. Çünkü tehdit ile tehdidi destekleyenler iç içedir. PKK terör örgütünün bugünkü hale gelmesindeki ABD’nin 91 Körfez harekâtında oynadığı rolü kimse inkar edemez. 2003 savaşı sonrasında Irak’ın kuzeyinde bu örgüte geniş hareket serbestisi olanağını verenin de ABD olduğu gerçeğini kimse gizleyemez. Bununla birlikte, Öcalan’ı Türkiye’ye idam edilmemek koşuluyla teslim ederek ayrılıkçı etnik harekete alternatif lider yaratan ve terörün Türkiye’de siyasi zemine çekilmesine ortam hazırlayanın da ABD olmadığını kimse iddia edemez, çünkü yaşadıklarımız tanığımızdır.
Dolayısıyla, tehdidi yaratan güçle bir olup tehdide çözüm aramanın, Sayın Büyükanıt’ın deyişle, başını kuma gömen yaratığa benzemekle aynı anlama geldiğini söylemek bizim hakkımızdır. Öte yandan, PKK terör örgütü artık yerel bir örgüt olmanın çok ötesinde, Avrupa’da bir siyasi cephe teşkilatına, 500 milyon Avro'luk bir finansmana, Türkiye karşıtlığı geliştiren ülkelerin desteğine ve dağa çıkış süreci durdurulmadığı için göz ardı edilmeyecek bir eleman potansiyeline sahip kurumsal bir örgüttür. Örgütün sahip olduğu bu dinamikler etkisiz hale getirilmeden, ülkemizin “dağdaki son teröristi de yok etmek” hedefine erişebilmesi oldukça zor görülmektedir. Ayrıca teröre karşı ulusal bir strateji ortaya konulamadığı için şiddet olaylarının DTP önderliğinde toplumsal hareketlere dönüşmesi, 92 Nevruz olayları gibi, teröristlerin kırsalda zora düştüğünde “riski az sesi çok” eylem hedefi durumundaki masum halka yönelmesi de güçlü olasılıklar arasındadır, tıpkı Güngören’de olduğu gibi. Tüm bu olumsuzlukları göz ardı eden siyasi zihniyetin önümüzde dönemde “teröre hukuksal çözüm” adı altında teröristlere af anlamına gelecek yeni yasal düzenlemelere kalkışması da şaşırtıcı olmamalıdır.
Af Yasaları Çözüm Değildir
Bu af meselesi bizler için bir tuzaktır. Ülkemizi yönetenler “af çıkarmayacağız” dese de bu yaklaşımlar bir tuzaktır. Nasıl bir tuzak mı? Gelin sizinle bir hesap yapalım, diyelim ki şu anki terörist sayısı beş bin olsun, milisleri hariç, cirit atıp yerde gezen sözde lider kadrosu hariç. Bu beş binden Irak’ın kuzeyindeki terör yuvalarında ekmek pişiren, erzak taşıyan, çatışmanın geri bölgesinde iş yapanların sayısı da bin olsun yani dağdakilerin dışındakiler. Geriye kalan dört bin de dağdakiler olsun yani otuz yıldır etkisiz hale getire getire bitirilemeyen dağdaki katil robotlar. Yine diyelim ki, bu dört bin kişi kendiliğinden silah bıraksın ve bugünkü siyasi zihniyetin ve de ABD’nin isteklerine uygun olarak yurda kesin dönüş yapsın. Bu kesin dönüş karşısında bizi yönetenler ne yapacağını biliyor mu yani bir hazırlıkları var mı, asıl şimdi bu soruya cevap bulmak gerekiyor. Biz onlar adına düşünelim ve olup biteceklere birlikte bir göz atalım. Her şeyden önce cezaevlerinin kapasitesi bunca katili kaldırmaz, yer bulmada epey zorlanacaklardır.
Diyelim dört duvar arasına koyacak yer buldular, ama kesin dönüş yapması düşünülen teröristlerin kim olduğunu bilen var mı ve de nasıl yargılanacak bu katil robotlar? Yani kimin kim olduğu ve ne suç işlediği biliniyor mu açık açık? Biz bu soruya hayır diye cevap verebiliriz, çünkü bugün itibariyle yetkili makamların elinde teröristlerin açık kimliğine ilişkin bir liste vardır ancak örgüt arşivi elde olmadığı için doğruluk payı çok düşüktür. Ayrıca bu teröristlerin ne suç işlediğini de Türkiye’de bilen yoktur, çünkü terör olaylarının nerdeyse tamamı faili meçhuldür. Yeterli delil olmadığı için cumhuriyet savcılıkları gerekli hazırlık soruşturmasını yapamamış ve hepsi hakkında gıyabi tevkif müzekkeresi çıkaramamıştır.
Açıkçası şu; bu katil robotlar yola mayın döşedi, karakola saldırdı, öğretmenimizi, polisimizi, askerimizi, vatandaşımızı öldürdü öldürmesine ama kimin kimi öldürdüğü tespit edilemediği için haklarında hukuken sağlam bir dosya düzenlememiştir. Bu ne anlama gelir biliyor musunuz; adalete teslim olacak teröristlerin büyük bir çoğunluğu ceza almadan kurtulacak ve toplum içine salıvermek durumunda kalınacak demektir. Kaldı ki ceza verilse dahi Türkiye’de etkin pişmanlık var, meşruten tahliye var, af var olduğu için durum, bu teröristler nasıl olsa bir gün hapisten çıkacak, girecek aramıza ve kardeş kardeş yaşayıp gideceğiz gibi görünüyor. Peki, böyle olsa dahi sorun çözülebilecek midir, hayır, aksine ağırlaştıracaktır, neden mi?
Ergenekon sözde terör örgütü ile uğraşmaktan PKK terör örgütü ile ilgilenmek fırsatı bulamadıkları için, biz, yine bizi yönetenlerin yerine kendimizi koyup düşünmeye devam edelim ve kendimize soralım; ceza verdiler ya da vermediler, nasıl olsa bir gün bu katil robotlar cezaevinden çıkacak ve topluma karışacak, peki o zaman ne olacak? Zaten onlar yüzünden zaten huzur ve güvenliğe hasret kalmış Türk toplumu bir de bu katil robotlarla nasıl bir arada yaşayacak? Yönetenler bunu hiç unutmamalıdır; bu dağdakilerin yılları insan öldürmekle geçti, insanlık değerlerini yitirdi birçoğu, hepsi ruh hastası, hepsi psikopat, hepsi tedaviye muhtaç, bunları tedavi edilmeden nasıl topluma salınacaktır? Üstelik bu katil robotlar işsiz, ekmek parası yok üstelik cahil, bizi yönetenler nasıl iş bulacaktır bunlara zaten var olan milyonlarca işsizin yanında?
Bulamayacaklar, tedavi edemeyecekler çünkü bunlar bir plan program işi, “hadi evinize dönün” demekle olmuyor, üç beş terörist teslim olunca, “işte başardık, dağdan indirdik”, demekle sorun çözülmüyor, bilmemiz gerek bunu. Hastane hapishane meslek edindirme gibi üçlü fonksiyon görecek eğitim ve sağlık kompleksleri yapmamız gerek, ama nerde bizde öylesi bir siyaset, tüm bunları düşünecek ve yapacak, kendine hizmet varken halka neden hizmet edilsin ki? Peki, ne olacak o zaman bunlar? Çare hazır; yine terörist, yine katil robot olacaklar ama sivil, dağda değil yerde gezen. Nasıl mı?
Hani kılık değiştirir gibi ad değiştiren bir parti var ya, yanına gidecekler iş bulmak için. Onlar da beraber yürümüş oldukları için aynı yollardan, iş verecekler ve başta açıklamaya çalıştığımız toplumsal hareketlerde ajan provokatör olarak kullanacaklar ne de olsa yetişmiş eleman üstelik maliyeti de yok gibi bir şey, çünkü bunların ölüsü yedi milyon dolar canlısı pek para etmiyor. Toplum ne hale gelecek o zaman; her gün olay, kadın çoluk çocuk önde, tahrip talan, devlete başkaldırı. Avrupalı dostlar boş mu duracak sanırlar, koşa koşa gelecekler ve “Türkiye sınıfta kaldı insan hakları dersinden, böyle olursa zor girersiniz AB’ye, ya dersinizi iyi çalışın ödevinizi günü gününe yapın, ya da AB’yi rüyanızda görürsünüz. Bizi dinlerseniz siyasi çözüm bulun, olsun bitsin bu iş!’’ diyecekler. İşte onların bu siyasi çözümünün anlamı; Anayasa, TBMM ve Türk Ordusu tarafından teminat altına alınmış olan Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün hedefe düşmesi demektir.
Siyaset Bizi Çözümsüzlüğe Sürüklüyor
İstanbul’daki soruşturmaya destek veren bugünkü siyasi zihniyetin, PKK’ya karşı terörle mücadele adına ortaya koyduğu ulusal bir stratejik planlama yoktur. İçişleri Bankalığı bünyesinde bir “müsteşarlık” kurmak, terörle mücadele için bir strateji midir? Hayır, çünkü terör bir iç güvenlik sorunu değil, bir milli güvenlik sorunudur. Kaldı ki zaten İçişleri Bakanlığı bünyesinde Emniyet-Jandarma-MİT ve asker arasında koordinasyonu sağlayan bir müsteşarlık vardır. Milli güvenlik sorunları, içişleri bünyesinde değil, ancak tüm bakanlıkları ve MGK’yi karşısına muhatap alabilecek güçte ve yapıda bir “Milli Güvenlik” bakanlığını kurmakla bu yapısal sorun çözülebilir.
Öte yandan, tek başına iktidar olan bir siyasi zihniyetin dağa çıkışı durdurmak için harekete geçmek yerine, dağdan terörist indirmeye uğraşmasının terörle mücadelede ne önemi var, inenin yerine çıkacak çok sayıda insan olduğunu görmüyorlar mı? Dağdakileri dağa çıkaran örgütün milis kadrosu ile siyasi kol ve kanatlarının eylemlerine karşı sessizliğinizi koruyan bir zihniyet ortaya çıkıp da, “eve dön, yuvaya dön” çağrıları yaparsa, kim inanır bunlara? Altı yıldır Türkiye’nin sahip olduğu iç ve dış dinamikleri terörle mücadele adına kullanmayan bir siyaset kalkıp da durup dururken, “terörle mücadele kararlılığımız devam edecek” şeklinde bir beyanda bulunursa, buna kim inanır? Dağdakileri yöneten, yönlendiren ve ölüme gönderen sözde lider kadronun etkisiz hale getirilmesi için harekete geçmeyen siyasi bir anlayışın ortaya çıkıp da “bunlar Avrupa’da cirit atıyor” derse, böylesi bir siyasetin terörle mücadele ettiğine kim inanabilir? PKK terör örgütünün insanlarımızı öldürmek için gerekli olan silah ve cephaneyi temin edebilmek için ticari yatırımlara girdiği, hatta İtalya’da dönerciliğe başladığı haberleri medyada yer alırken, buna göz yuman ve terörün finansmanını önleyecek tedbir almayan bir siyaset Berlisconi ile kol kola baş başa gezerken, Türkiye’de terörle mücadele edildiğine kim inanır kim?
Bugünkü siyasi irade, bu uygulamalarıyla mücadeleyi bir çözümsüzlüğün eşiğine getirmiştir ve terör örgütü bundan cüret ve cesaret alarak siyasi arenadaki eylemlerini arttırmıştır. Yeni eğitim ve öğretim yılının başladığı şu günlerde örgüt yandaşlarının doğu illerimizde çocuklarımızı okula göndermemek, Türkçe gazete ve dergi satın almamak aldırmamak, alternatif Kürtçe eğitim yapmak gibi Türkiye’nin birlik ve bütünlüğüne ve de huzur ve güvenliğine karşı eylemlerini yoğunlaştırmasının altında bu cüret ve cesaretin yattığı açık değil mi? Böyle gidilirse eğer, siyasi zihniyetin görmezden geldiği bu eylemlerin, önümüzde günlerde “ağırlaştırılmış toplumsal olaylar” olarak karşımıza çıkması beklenmelidir. Bu zihniyet bu tavrıyla Türkiye’yi içinde bulunduğu tehditlere karşı hızla bir çözümsüzlüğe doğru itmektedir.
Türkiye PKK terör örgütünü de, onunla ilişikli tüm terör örgütlerini de çok kısa bir sürede yok edecek dinamik güçlere sahip bir ülkedir, asala çaresiz değiliz biz. Türkiye, ülkesinin bir kısmında hüküm süren çağ dışı yapıları ortadan kaldırıp sosyal hukuk nizamını her karış toprağına yayacak güçte bir ülkedir, asla çaresiz değiliz. Türkiye, terörün yol açtığı şiddet ortamında Türk yurdu, Türk cumhuriyeti ve Türk milletini bu tehditlerden en kısa sürede kurtaracak ulusal direnç ve güce sahip bir ülkedir, yeter ki bu gücümüzü bilelim. Türkiye artık sahip olduğu dinamikleri ortaya çıkarmalı, harekete geçirmeli, ulusal niteliği olmayan siyasetlere “dur” demeli ve yaşanılan bu sorunları kendi içinde çözmelidir. Çareyi içimizde değil dışarıda arayan zihniyetlere Türkiye’de yer olmadığını, artık siyaset yapıcıları anlamalıdır…
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Herkim bu makaleyi hazırlamışsa ellerine sağlık.Siyasi iradeler geçmişte ve şimdi oy uğruna yapmadıkları kalmamıştır.Sadece vatanı için çalışmak isteyen idealist kişileride ortadan birbir kaldırmışlardır.Neyazıkki padişahım sen çok yaşa zihniyeti ortadan kalkmadıkça budüzen ortadan kalkmayacağa benzer.Milli değerlerimiz neyazıkki siyasi idareler sayesinde yerlerde sürünmektedir.Bu böyle devammı edecek asla....BİRİLERİ ÇIKACAK,BU GİDİŞATA DUR DİYECEK.Ancak ÇOK CANLAR YANACAK ÇOOOK.
YanıtlaSilBen edebiyatçı değilim.Yukardaki yorumda devrik cümleler olmuş olabilir bunun için kusura bakmayın.Saygılar.A.Gencer
YanıtlaSil